26 Aralık 2012 Çarşamba

Kocaman Bir Adam


Taksime takılanlar bilir, Hazzopulo pasajının ( Nam-ı diğer Danışman Geçidi) içinde çaycılar vardır. Mustafa Amca bunların en eskisi ve en güzelidir. Birkaç masa ve küçük taburede sessiz sakin çayınızı içer gazetenizi okurdunuz eskiden. Sonra nasıl olduğunu anlayamadan bir anda popüler bir hale geldi orası. Çaycı nın adının Mustafa Amca Jeans olması da günümüz kahve evi zincirlerine bir nazire olarak kondu oraya. Artık yer bulmak namümkündü!

İşte, zar zor yer bulabildiğimiz günlerden birinde, oradaki potansiyeli farketmiş başka bir girişimcinin, bir kitabevinin önündeki “ucuz” kitaplardan birine takıldı gözüm: “Futbol nedir ki?”. İşte Barış Tut’la tanışmam böyle oldu. Ve sonra öğrendim ki, kendisi aynı zamanda İthaki Yayınlarının futbol kültürü serisinin de yaratıcısı. Türkiye’de bir spor adamı hakkında yazılmış muhtemelen tek kitapla da seriye katkı yapmış; “Kocaman Bir Adam: Sıradışı Bir Teknik Direktörün Portresi”.

Daha önce blogda bahsettiğim Ajax,Barcelona,Cruyff kitabından esinlenerek bir kitap yazmaya karar vermiş ve o dönemin en dikkat çeken spor adamı Aykut Kocaman’ı seçmiş. Aykut Kocaman, İstanbulspor’un  başındayken onunla –yanlış hatırlamıyorsam- 9 ay süresince yaptığı röportajları derlemiş.
Kitabı okuyalı oldukça uzun zaman oldu ancak hatırladığım şeylerden birisi Barış Tut’un Aykut Kocaman’ı futbol çölümüzde bir vaha olarak değerlendirmesi. Aykut Kocaman’ın o zaman İstanbulspor’a oynatmaya çalıştığı pozitif futbolu, elde ettiği başarıları ve demeçlerini hatırlayıp da bugüne bakınca, derin bir iç çekesi geliyor insanın. 

El ile atılan golden sonra, rakibimizi böyle bir golle yenmek istemezdim demesinden, Konyaspor’un başındayken, bu defa kendi takımına hem de Fenerbahçe’nin elle attığı golden sonra istifa etmesine kadar, bu dibine kadar çamura batmış futbol alemimizde dik ve onurlu bir duruş sergilemiş bir adamdı Aykut Kocaman. Hayat ne acıdır ki “temiz futbolun” bayraktarlığını yapan Aykut Kocaman’ın takımı, ülkede ilk defa yapılan Şike Soruşturmasının merkezindeydi ve Şampiyonlar Ligi hakkı elinden alındı.
Daha sonra Aykut Kocaman’a da bir şeyler oldu. O da düzene ayak uydurmaya başladı ve “hakemler artık kimin yanında durmaları gerektiğini biliyorlar”( galatasaray’ı kastederek) gibi bir açıklama yaptı. O andan itibaren benim için temiz futbol bayraktarlığına da son verdi. Çünkü burada 3 Temmuz süreciyle Fenerbahçe'nin sendelemesi üzerine hakemler tarafından kollanmıyor olmasından şikayetçi olmuş gibi bir ima çıkıyordu. Yani Fenerbahçe 3 Temmuz sürecinden önce kollanıyor muydu? Aykut Kocaman değil miydi, Anelka'nın el ile attığı golden sonra istifa eden. ( Bir görüşe göre de İstanbulspor'da görev yaparken, dönemin başkanı Adnan Sezgin, teşvik primlerini Aykut Kocaman'ın gözü önünde dağıtıyordu ve yine Selçuk Şahin'in Altay maçıyla ilgili aldığı teşvik primi olayı da onun döneminde gerçekleşti. )

Peki Aykut Kocaman iyi bir teknik direktör mü?


Bugüne kadar çalıştırdığı İstanbulspor, Malatyaspor ve Ankaraspor futbol aleminden silindi desek yeridir. İstanbulspor 2’ye bölündü, Malatyaspor, Yeni Malatya oldu ve Ankaraspor cezalar nedeniyle küme düşürüldü. Konyaspor ise PTT 1. Ligde.

Fenerbahçe sürecine baktığımızda ise sportif direktör olarak başladığı görevine bir sene sonra teknik direktör olarak devam etti. Sportif direktör iken, yetki ve görev tanımının ne olduğunu tam olarak bilmediğinden dert yanarken kendini kulübede bulması sanırım kendisinin hoşuna gitmiştir. Ancak gelinen nokta gösterdi ki keşke orada kalsaydı. ( belki de kalacaktır!)

Pazarlama okurken bize, kabaca, strateji varmak istediğiniz nokta, taktik ise ulaşma istediğiniz o noktaya erişmek için yaptığınız davranışlardır diye öğretmişlerdi.Buradan yola çıkarsak; Aykut Kocaman’ın stratejisi, öncelikle Zico dönemindeki sıkıcı ama başarı getiren futbol kültürünü değiştirmekti.  Başarı kazanmak bunun ardından geldiği için taktiksel hamlelerini de buna uygun yaptı. Alınan futbolcular, öne geçilince dönülen 4-3-3 formasyonu ve şampiyon olunan sezonun ilk bölümünde Alex’in oynatılmaması ve günümüzde gönderilmesinin ana sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Ancak demin de dediğim gibi uzun vadeli bu hedefi  koyarken, kısa vadeli hedeflere uygun hamleleri yapmakta zayıf kaldığı da saha içerisindeki sonuçlara ve oyun tarzına bakılınca da görülebiliyor. Öne geçince geri çekilen, tabiri caizse korkak oynayan bir takım kimseyi mutlu etmiyor. Ama şampiyon olduğu 2011'de ikinci yarı 17'de 16 yapması, 2012'de paly-off ta yaptığı çıkışı düşününce uzun soluklu düşünebildiği ve ona göre planlama yaptığı da ortada.

Sonuç itibariyle, Aykut Kocaman, kulübede günü kurtaracak bir teknik direktör  konumundan, Fenerbahçe’nin futbol geleceğini planlayan bir  sportif direktör konumuna geri dönerse, her iki kurum ve hatta belki de Türk futbolu açısından çok daha iyi bir sonuç ortaya çıkacaktır. Hem Aykut Kocaman değil midir ki ,yöneticiler futbolun içinden gelen kişiler olmalı diyen!



Kitap: Kocaman Bir Adam: Sıradışı Bir Teknik Direktörün Portresi 

İthaki Yayınları ,380 sayfa Yazar : Barış Tut

10 Aralık 2012 Pazartesi

Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar - Futbol Kitapları



Yazıyı yazmadan önce google'da bir arattım. Kitapla ilgili birkaç yazı mevcut. Ama benim bir amacımın da futbol kitapları arşivi yapmak olduğu düşünülürse, acele etmeden okuyup, yazıyorum.

Belirttiğim gibi kitabın içeriğiyle ilgili yazılar zaten mevcut. Benim görüşümü merak ediyorsanız, kitap, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'in kötü bir kopyası. Zaten Franklin Foer de kitabı yazarken, Simon Kuper'in kitabından etkilendiğini yazmış. Her iki kitapta'da Rangers-Celtic gibi ortak konular olduğu gibi, farklı alanlar da mevcut. Futbol'un bir oyun olmaktan çıkıp nasıl hayatın merkezine geldiğine ve dair çeşitli örnekler mevcut. Her ne kadar kötü bir kopya dediysem de keyif almadığımı söyleyemem.

Her 2 kitabı da okuduktan ve Futbolun sadece futbol olmadığını anlayıp, dünyayı açıklayan bir unsur olduğuna ikna olduktan sonra beni bir efkar sarmıyor değil. Mesela, böyle bir duygu ortamında futbol taraftarı nasıl sağduyuya sahip olabilir ki? Rakip takım taraftarından ölesiye nefret ederken, rakibe saygı duymasını, olay çıkarmamasını beklemek mümkün mü? Herkesin bu kadar tutkuyla bağlı olduğu bir alanda, endüstriyelliğe karşı amatör ruh korunabilir mi? Futbol temiz kalabilir mi? Takımların yöneticlerin oyuncağı olmasından kurtulunabilinir mi?

Bence çok zor. Çünkü ne olursa olsun, biz tuttuğumuz takımı bir şekilde, bir yerlerden izleyeceğiz ve destekleyeceğiz..böyle yaparak da bu değirmene su taşımaya devam edeceğiz..işte bu kitap, bende bu duyguyu tetikledi..bakalım siz de nasıl bir duygu yaratacak?

Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar - Franklin Foer
İthaki Yayınları
Çevirmen : Harun ismail Çırak

30 Kasım 2012 Cuma

Red Bull Seni #kalkispistine Çağırıyor!

Eğer gerçekten inanırsan o zaman herşey mümkün. Uçmaya hazır mısın?
Sıra sende!


En muhteşem fikrini videoda anlat; jüri değerlendirmesiyle gerçeğe bir adım daha yaklaş!
Şimdi uçmaya hazırsan gel ve kanatlarını al.
www.kalkispisti.redbull.com.tr/kalkispisti
Red Bull dünyasını keşfetmek için: Red Bull #kanatlandirir

Bir bumads advertorial içeriğidir.

20 Kasım 2012 Salı

Yüzünün değerini bilenlerin kulübü: MACH3 Yüzler Kulübü!


gillette
Futbolseverler iyi bilir; bir futbolcunun en büyük hayali kariyeri boyunca 100 gol atıp ya da 100 kez milli formayı giyip Yüzler Kulübü’ne, yani futbol dünyasının en prestijli kulübüne adım atmaktır. Her futbolcu için Yüzler Kulübü’nde yer almak büyük bir ayrıcalıktır.

Gillette’in Türk erkeklerine büyük hizmeti: MACH3 Yüzler Kulübü!

Dünya’nın 1 numaralı tıraş bıçağı markası Gillette, yüzüne değer veren erkekler için MACH3 Yüzler Kulübü’nü yarattı. Yüzler Kulübü’nde artık sadece futbolcular değil, yüzünün değerini bilen futbolseverler de yer alabilecek.

Peki MACH3 Yüzler Kulübü erkeğini farklı kılan şey ne?

Bir erkeğin yüzü aynı zamanda onun kartvizitidir. MACH3 Yüzler Kulübü erkeği kusursuz bir sakal tıraşını kariyerinin önemli bir parçası olarak görür ve seçimini MACH3’ten yana kullanır. MACH3 Yüzler Kulübü erkeği aynı zamanda tarz sahibidir ve spora aşkla bağlıdır. Başarının detaylarda saklı olduğunu bilen MACH3 Yüzler Kulübü erkeği mükemmel bir sakal tıraşının keyfini MACH3 ile çıkarır.

MACH3 Yüzler Kulübü’nde erkekleri hangi sürprizler bekliyor?

Facebook Gillette Türkiye sayfasını ziyaret edip videosunu oluşturmaya başlayan futbolseverler MACH3 Yüzler Kulübü’ne ilk adımı atacak. Videonun içinde Ercan Taner’in hazırlayıp sunduğu 5’te 5 programına bağlanıp 5 soruyu cevaplayan MACH3 Yüzler Kulübü üyeleri, Gillette MACH3 tıraş seti, imzalı futbol topu ve isminin yazılı olduğu forma kazanma şansını elde edecek.

Henüz bitmedi!

Videonun sonunda bugüne kadar hiç unutamadığı efsane bir golden bahsedip MACH3 Yüzler Kulübü’nün büyük ödülünü kazanan üyeler, NTV stüdyolarına konuk olma ve Ercan Taner’in 5’te 5 programında özel misafiri olma şansını yakalayacak.

MACH3 Yüzler Kulübü, kendinden uzun süre söz ettirecek gibi görünüyor. Sen hala burada mısın? Haydi hemen Gillette Türkiye facebook sayfamızı ziyaret ederek videonu oluşturmaya başla ve Ercan Taner’in sorularını cevapla. Videonu arkadaşlarınla paylaşarak MACH3 Yüzler Kulübü’nün ayrıcalıklı dünyasındaki yerini al ve sana özel sürprizlerin keyfini çıkarmaya başla.




Bir bumads advertorial içeriğidir.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Metin Kurt Diyalektiği

13 Kasım akşamı Devrimci Spor Emekçileri Sendikası'nın düzenlediği Metin Kurt anması etkinliğine katıldım. Türkiye’de spor sendikası denince akla gelen ilk isimlerden birisi şüphesi ki Metin Kurt. Uzun mücadelesinin sonunda sendika için gerekli temel oluşmuşken aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte yola çıkanlar, aramızdan ayrılmasıyla Metin Kurt’un açtığı yoldan ilerleme konusunda daha bir kararlılıkla devam edip, sendikalaşma yolunda emin adımlarla ilerliyorlar.

İş dönüşü bir akşamı futbolla doldurmak için katıldığım etkinliğin bende böylesine etkileyici bir iz bırakacağını tahmin etmemiştim.

Etkinlik sendika temsilcisinin konuşmasının ardından ‘muhalif’ taraftar grubu temsilcileriyle devam etti. Galatasaray’ın Tek Yumruk grubu adına konuşan arkadaş, “Endüstriyel futbola karşı tribün kültürü lafı güzel duruyor  tamam ama altının doldurulması gerekiyor” diyerek ilk kıvılcımı yaktı. Fenerbahçeli Sol Açık taraftar grubu işin şiddet boyutunu eleştirirken, Beşiktaşlı Halkın Takımı grubu temsilcisi olaya biraz daha farklı yaklaştı. En samimi biçimde kendini ifade eden de bu arkadaştı sanırım. “Hangi solcu futbolsever takımına 20 milyon euro’luk bir yıldız alındığında mutlu olmaz ki?” diyerek başka bir soruyla önemli bir çelişkiye değindi. En önemli noktalardan biri de taraftarın futbolun bir parçası olmasına rağmen Spor Emekçisi olup olmadığı, taraftarın bu sendikalaşma meselesindeki rolünün belirsizliğiydi.

Sıra ana konuşmacılara geldiğinde herkes birşeyler söyledi ama en önemliler GSÜ öğretim görevlisi Mehmet Karlı ve Metin Kurt’un yakın dostu Veysel Ataman Hoca’nın söyledikleri idi. Mehmet Karlı, futbol gibi popüler kültür ürünü bir sporda örgütlenmenin sağlanmasının, toplumun geneline örnek olabilecek bir kalenin tutulması anlamına geleceğini belirtirken Veysel Ataman Metin Kurt’un hayat boyu yaşadığı bir çelişkiyi aktardı.

Veysel Hoca, Metin Kurt’un devrimci duruşundan bahsederken, Marksist anlama devrimci işçi sınıfının serbest zamanlarını kendilerini geliştirmek (reprodüksiyon) için kullanmaları gerektiği konusunda hemfikir olduklarını ancak seyirlik profesyonel futbolun buna engel olma noktasındaki rolünün Metin Kurt’u rahatsız ettiğinden bahsetti. Benim için en can alıcı nokta da bu idi. Özetle,egemenlerin futbolu halkı uyutmak için kullandığı bir ortamda,bir devrimcinin hayatını futboldan kazanıyor olması ne fena bir çelişkiydi! İşte Metin Kurt yalnızlığının Metin Kurt diyalektiğine dönüştüğü noktada sanırım tam da burası.

Metin Kurt senteze varamadan aramızdan ayrıldı belki ama ardında bıraktığı soruyla şüphesiz ki sporseverlere ve spor emekçilerine bir görev bıraktı.

Sonsöz de kendime, Eric Cantona için filozof deyip, insanları paralarını bankalardan çekmeye çeğırdığında ne kadar da devrimci diye konumlandırırken Metin Kurt’u bu kadar geç tanımak bir ayıp. Uzun süredir kitaplığımda duran ve bir türlü sıra gelmeyen Vecdi Çıracıoğlu nun Gladyatör - Futbol Arenalarında Bir İsyanın Hikayesi kitabını okumak için sabırsızlanıyorum..

10 Kasım 2012 Cumartesi

Ajax Barcelona Cruyff





Johann Cruyff şüphesiz ki dünya futbol tarhinin en önemli figürlerinden birisi. Ancak bu kitabı okuduktan sonra neden hep dünyanın en iyi futbolcusu olarak Pele ya da Maradona’nın adı geçer diye düşünmedim değil doğrusu. Dünya kupası sen nelere kadirsin! 

Kitap,Frits Barend ve Henk van Dorp'un yıllar boyu Cruyff'la yaptıkları röportajların derlenmesiyle ortaya çıkmış.

Daha 20 li yaşlarında oynamaktan öte futbolun teknik ve taktik yönlerine merak salmış  adamın efsane olmaması mümkün mü? Yer ter taktik dehasını gözler önüne sererken, yer yer de inatçı kişiliğine şahit oluyorsunuz. Taktikle ilgili konuşmaları okuyunca bugün Barcelona’nın nasıl olup da böyle oynadığını anlıyorsunuz.

Beni en çok etkileyen, Hollanda’nın 1986 Meksika Dünya Kupası’na katılamaması sonucu Milli Takım Teknik sorumluları Leo Beenhakker ve Rinus Michels’in önemli lig takım T.D leriyle yaptığı toplantıya dair değerlendirme oldu. Aynen aktarıyorum;

“..Hayır, futbolcular kafaca hazır değillerdi, oyuncular bir süredir doğru eğitimi almıyorlar. Bunu yıllardır duyuyorum.Ama sonra soruyorum, son birkaç yıldır gençlerin eğitiminden kim sorumlu? Feyenord’un genç takım hocası, örneğin Mario Been’in hocası kimdi? Ve sonra Ajax’ın, Frank Rijkaard’ın? Kesinlikle: geleceğin milli takım hocası ( Leo Beenhakker).”
Sonra aklıma 2005 yılı U17 Avrupa Şampiyonu, Dünya 3.sü Milli Takım hocası kimdi diye sormak geliyor? Peki bugün eğitimsizlikten yakınan A Milli Takım hocası kim?
Bir yanda 1986 da bu tartışmaların yapıldığı Hollanda, bir yanda 2012 yılında bu tartışmaları yapan Türkiye. Son yılların en kötü Hollanda’sına yenilmemiz sizce de normal değilmiymiş.

Unutmadan eklemek lazım, kitap Ege Güngör'ün çevirisiyle İthaki yayınlarından çıkmış ve dönemin İthaki yayınları editörü Barış Tut'un Aykut Kocaman'la benzer bir çalışma yaptığı "Kocaman Bir Adam" kitabına da esin kaynağı olmuş. 

6 Kasım 2012 Salı

Galatasaray AŞ-Manchester United FC Karşılaşmasına Bilet Kazanma Şansı Sizi Bekliyor!



2012-2013 UEFA Champions League kapsamında 20 Kasım 2012 tarihinde, TT Arena İstanbul’da oynanacak  Galatasaray AŞ – Manchester United FC maçında, başlangıç seremonisinde çocuğunu futbolun yıldızları ile el ele görmek ve tribünden keyifle seyretmek ya da yalnızsan maçın tadını doya doya çıkarmak istemez misin?

Tek yapman gereken www.pahabicilemezfutbolaski.com sayfasına gitmek, 140 karakterde #pahabicilemezfutbolaski’ni anlatmak, bilgilerini eklemek ve Twitter’da paylaşmak. Gönderdiğin metin jüri tarafından en yaratıcı 52 metin arasına girerse hemen kazanıyorsun ve 52 Galatasaray AŞ – Manchester United FC  maç biletinden biri senin oluyor!

Paha biçilemez futbol aşkını en iyi anlatan ilk 22 kişiye çocuğunu ve maçı tribünden seyretme şansı, 30 kişiye de maç bileti hediye!

Haydi, sen de futbol topu efsanelerin ayağında dolanırken yerinde duramayanlardansan beklemeden www.pahabicilemezfutbolaski.com adresine gir ve kazanmak için yazmaya başla!


Paha Biçilemez Futbol Aşkı

Bir bumads advertorial içeriğidir.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Futbol ve Rozetler


Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Hepsi Benim!

Bloga yazmayalı epey zaman olmuştu.Her ne kadar STSL artık beni açmasa ve maç izlemekten imtina etsem de futbol sevdamdan vazgeçmiş değilim. Keşfedecek o kadar çok şey var ki yıllarca maç izlemesem bir şey kaybetmem.. Geçen sene Beyoğlu Sahaf festivalinde tanıştığım Buyukmezat.com sitesi bir Spor Mezatı düzenlemişti. ( ilgili yazı için; Spor Mezatı ) O zaman Zonguldakspor'un Mineli rozetini kestirmiştim gözüme. Artık bu “mine” ne kadar kıymetli bir şeyse fiyat hayli yüksekti. Bu sefer ki mezatta da Beşiktaş ve Galatasaray’ın mineli rozetleri mevcuttu ki yine bütçemin hayli üzerindeydi.

Zamanında mail grubuna üye olmuş olmanın avantajıyla bu seneki mezattan haberim oldu. Ürünlere baktım. Her ne kadar gözüme kestirdiğim ürünler olsa da gidip gitmemekte oldukça kararsızdım. Lakin işim erken bitince 1 saat gecikmeli olsa da, gözüme kestirmediklerim satılmadan, katılma şansım oldu. Listeyi elime aldığımda istediğim numaranın gelmesini sabırsızlıkla bekledim. O an geldiğince büyük heyecanla elimi kaldırdım, kimse katılmayınca açılış fiyatı üzerinden ilk rozetimi almıştım! GS, Liverpool, Bordeaux ve PSV! Sadece bir rozet olmaktan öte Anfield teki ilk ve tek ziyaretimin anısını da taşıyordu. Hemen ardından gelen Sturm Graz, Rangers,Monaco ve GS ise o 2-2 lik maçı ve Tugay’ın Gs ye karşı oynadığı, Jardel’in ve Hakan Ünsal’ın attığı birbirinden güzel golleri anımsattı.

Kısa bir aradan sonra, 4-5 obje sonra bu sefer Beşiktaş, Liverpool, Marsilya ve Porto rozeti gelince, madem başladık, ŞL rozetini kaçırmayalım dedim. Kimsenin arttırmaya girmemesiyle her şey yolunda gidiyordu. Yine bir ara vermiştim ki, Zidane’ın Materazzi’ye attığı kafanın maçı 2006 Dünya Kupası rozeti karşımdaydı. Yine elimi kaldırdım. Bu sefer rekabet vardı, ama yılmadım, 2. Arttırma karşısında direnç görmeyince o da benim olmuştu! Muzaffer komutan edasıyla hemen ardından gelen 1966 İngiltere- Almanya rozeti İngiliz dostlarıma verilebilecek güzel bir hediyeydi. Rekabet bu sefer daha sertti ama yılmadım. Benim olacaktı kafama koymuştum ve öyle de oldu.

Tam nefeslenmiştim ki, 4 obje sonra, karşımda Türkiye – SSCB dostluk maçı rozeti duruyordu. Orak Çekiç beni büyülemişti bile. En sert rekabeti gördüm. “Benim olacak fıstık” ruh haliyle, gözü dönmüş biçimde arttırdım. Açılışın 2 katı fiyata dayanmıştı ki, “arkadaş yeni, eli alışsın” diyen bir amcanın centilmenliğiyle o da benim olmuştu. Ondan sonraki ürünleri gözüm çok görmedi. Abidin Dino’nun 1966 Dünya Kupası belgesel çekimiyle ilgili kitaba niyetlensem de bütçemi oldukça aşmıştım. Artık mezatın bir an önce bitmesini ve rozetlerime kavuşmayı bekliyordum.. Artık onların hepsi benim..

17 Ekim 2012 Çarşamba

Eğitim Şart!


Macaristan’a 3-1 yenildiğimiz maçın ardından açıklama yapan Abdullah Avcı, istifa edip etmeyeceğine  ilişkin bir soruyu ;“Türk futbolunun sorunu teknik direktör değiştirme sorunu değildir, eğitim sorunudur” diyerek cevapladı.

Sanırım şu hayattaki en kötü şey –en azından benim için – zekanın küçümsenmesi. Abdullah Avcı’nın açıklamalarını düşününce aklıma bir kaç soru geliyor?
  1. TFF eğitim direktörü Tolunay Kafkas mı yoksa Abdullah Avcı mı?
  2. Madem eğitim sorunu var, neden hedef gruptan 1. çıkmak olarak kondu?
  3. A milli takımda Avrupa’da oynayan/oynamış hatta oralarda yetişmiş ( eğitim eksiği olmayan ) oyuncular doğru kullanılıyor mu?
  4. Hedefi yanlış belirleyen, eğitimli(!) futbolculardan verim alamayan bir teknik direktörün oluşturacağı “eğitim sistemi” ne kadar başarılı olur?

Aslında Abdullah Avcı milli takımın başına geldiğinde sevinenlerdendim. Gençlerle çalışmış ve başarılı olmuş, İBB ile kendisinden söz ettirmiş bir teknik direktördü. Baktığımızda İBB nin en büyük özelliği “haddini bilerek” oynamasıydı. Nedense milli takımda daha farklı bir felsefe belirlerdi. 

Sanırım futbolda en çok tartışılan konulardan biri de  taktiği eldeki oyuncu grubu mu belirler yoksa teknik direktör kendi sistemini mi kurar? Söz konusu milli takım olunca, oyuncu grubuna uygun taktiğin ön plana çıkmasından yanayım.Çünkü milli takıma transfer yapmak çok da mümkün değil. ( başka milliyetten birini vatandaş yapmak gibi alternatifler mevcut tabi) Dolayısıyla “milli takım oyun tarzından” bahsetmek çok da mantıklı gelmiyor bana. Sonra bir de çıkıp “eğitim sorunu”ndan bahsetmek hiç samimi gelmiyor.  Eğitimlerinden yakındığın oyunculara bir oyun tarzı dayatmak ne kadar mantıklı?

Abdullah Avcı , sonuçlar ne olursa olsun futbol kamuoyunu -eğitimli/eğitimsiz farketmez- eldeki ile yapılabilecek en iyisini yaptığına ikna edemediği için başarısızdır ve Türk futbolunun geleceğini bu kişiye emanet etmek sorgulanmalıdır. Üstelik Selçuk İnan gibi bir oyuncuya taktiksel bir yer bulamamak, "rakibi iyi analiz ettik" dediği Hollanda maçında Robben'in karşısına Hamit'i koymak ve maç boyunca bundan vazgeçmemek gibi enteresan hamleleri varken.

Sonuç itibariyle şu çok açık ki Abdullah Avcı bir hayalkırıklığı yarattı. Ancak yine açık ki, şu an için o koltuğa ondan daha iyi bir aday da görünmüyor. Bir yandan da Avcı’nın da dediği gibi bu “yönetimsel” ve “altyapısal” sorunlar oldukça, kimin geldiği de önemli değil. Asıl sorgulanması gereken, bu sorunları bilerek ve çözme niyetiyle gelip de hedefi yanlış koyup, doğru hamleleri yapamamanın  futbolumuzun geleceği hakkında yarattığı karamsarlık. 

12 Ekim 2012 Cuma

Futbolun Dünü Bugünü !

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bazıları için Kin 6 harftir: Futbol

Hiper Ligimiz başlayayazmışken, yayıncı kuruluşun reklamlarıyla kendimizden geçmiştik ki, Engin Baytar sağolsun, Cüneyt Çakır’la futbolseverleri de bir silkeleyip kendine getirdi. Engin’in hareketi üzerine birçok yorum yapıldı zaten. Dolayısıyla işin o kısmına çok girmeyeceğim. Engin’e söylenecek pek bir şey yok. Hani yatakta karısından başka bir kadınla yakalanan erkek bile belki durumunu anlatır ama Engin anlatamaz. En azından bana. Lakin benim bunun dışında takıldığım iki nokta var;

İlkine, aslında dünkü (14.08 ) Spor Servisinde değinilmiş. Malum mesai saatleri içinde kaldığından izleyemiyorum ama dün tesadüfen gece yayınlanan tekrarına geldim. Galatasaraylı taraftarların havaalanında Engin’i omuzlara almasını eleştiriyordu. Mevzunun kitlendiği nokta da bu işte. Her kör satıcının kör alıcısı olması durumu. Engin yaptığı için cezalandırılmıyor aksine omuzlara alınıyorsa, bu hatayı tekrarlamaması imkansız. Oysa hareketi gördüğümde, Engin takımını yalnız bıraktığı için taraftar tepki gösterse demiştim, mesela ilk lig maçında onu tribünlere çağırmasa! Ama ne mümkün, daha akşamında omuzlara almışlar..
Bir diğer konu ise Engin’in alacağı ceza üzerine olan yorumlar. Yukarıda işin sosyal tarafından bahsetmiştim. Eğer böyle şeyler yaparsa toplum dışlar, o takımı izlemez, oyuncuyu çağırmaz gibi. Ama burada işin TFF ve kulüp boyutuna girmek istiyorum biraz. Henüz ceza açıklanmadı bildiğim kadatrıyla ama her kafadan bir ses çıkıyor, Bülent Ataman örneği revaçta. Takımla ilişkisi kesilsin diyenler var, futboldan men edilsin diyenler. Bir de ne olmuş canım olur öyle arada diyenler.Tüm bunlar konuşulurken canımı en çok sıkan verilen örnekler. Emre Belözoğlu yapsa şöyle derdiniz ama Engin yapınca böyle oldu diyenler falan yani. Her olaydan sonra geçmişteki olaylar dökülür ortaya. “ama size 3 maç verdiler, bize niye 5 veriyorlar”, “siz yapsanız cezanız ertelenirdi bizimkini ertelemediler” vb...siz ve biz yerine herhangi bir takım adı koyabilirsiniz.

İşte benim kitlendiğim nokta tam da burada. Bu tip olaylardan sonra, ceza gündeme geldiğinde ortaya dökülen eski vakalar üzerinden rakibe yüklenmeler, kayırıldığını iddia etmeler. Bir tane adam da demiyor ki arkadaş şu verilen örneklerin hepsi yaşandı. Geçen sene bize haksızlık edildi ama önceki sene de kayırıldık sanki. Her takım dönem dönem kayırılırken, dönem dönem haksızlığa uğruyor. Yani aslında taraftarlar yöneticilerin kendi başarısızlıklarını örtmek için yarattığı mağduriyet durumuna kurban ediliyor.

Ey taraftarlar! Kabul edin, sizin takımınız lehine de haksız penaltı verildiği oldu, rakip takımın da,ofsayttan attığınız golün sayılmadığı da oldu tıpkı rakip takım gibi... ve bu mağduriyete uğramış psikolojisinden vazgeçin.  Ve futbolu çirkinleştirenleri bu oyundan dışlayın,sizin takımınızdan olsa bile.

3 Ağustos 2012 Cuma

Basketbolda Genç Yetenekler Keşfediliyor!

Basketbol benim için bir tutku ve bu tutkumu herkes görmeli diyorsan; Nike senin için burada...

Basketbolda sıkı bir rakip olduğunu ve kazanmayı herkesten çok istediğini biliyoruz. İyi oynuyorsun, kendine güveniyorsun ve hayallerindeki basketbolcular gibi büyük oynamak istiyorsun...

Basketbol tutkun için yapman gerekenler 3 ayrı şehirde yapılacak seçmelere katılarak, kendini basketbol dünyasına kanıtlamak. Sinan Güler gibi tutkunu içinde hisset, mücadele et ve oyununu herkese göster,  sadece profesyonel basketbolcuların tecrübe ettiği Amerika hayaline bir adım daha yaklaş.

Yeteneklerini herkesle paylaşıp beğeni toplamak istemez misin? Şut at, turnikeye çık ve top hakimiyetini video ve fotoğrafla kanıtlayıp kendi sesinle profilinde yayınla, arkadaşlarınla anında paylaş.

Hayal ettiklerin için seni burada bekliyoruz: http://www.facebook.com/nikebasketballturkiye/app_328774483875994



Bir bumads advertorial içeriğidir.

19 Haziran 2012 Salı

Yeni Liverpool Forması

Kesin olmamakla birlikte yeni Liverpool formaları arasında buna benzer bir tasarım görürseniz şaşırmayın!

Haberin kaynağı: Who ate all the pies

8 Haziran 2012 Cuma

Başlıyor...

Başlıyor da bana mı başlıyor? tepkilerini verenler çıkacaktır mutlaka. Görüşüme göre, belki de tarihimizin bireysel anlamda en azından en iyi orta saha oyuncularına sahip olan milli takımımızın burada boy gösteremeyecek olması can sıkıcı gelebilir elbet. Şöyle bir düşünelim, Hamit-Nuri-Mehmet Topal-Arda, bakıldığında La Liga da Barcelona hariç en iyi takımlarda boy gösteriyorlar. Ben bazen Fildişi Sahillerine benzetiyorum Türk milli takımını, bireysel anlamda başarılı olup, milli takım olamama olgusu...

Her neyse, tabi ki her futbolsever gibi, Türkiye olsun ya da olmasın, sabırsızlıkla bekledik bu anı. Polonya-Yunanistan gibi enteresan bir maçla başlayacak olması da ayrı bir can sıkıntısı yaratabilir. Ancak, futbol bu, beklenenin aksine de çıkabilir her şey. Ama en büyük merak konusu yarınki maçlar, Almanya,Portekiz ve Hollanda üçlüsünden biri elenecek bu grupta. Danimarka yı da hor görmemek lazım tabi, işleri çok zor olacak ama bu aşikar. Favori yine İspanya sanıyorum ancak ben bu kez Almanyanın bu kupayı kazanabileceğini düşünüyorum. En merakla beklediğim bireysel performans ise, geçtiğimiz sezonda İngilterede olağanüstü işler yapmış olan Robin Van Persie olacak. O formu devam ederse, Arsenal li Song un da yerini alabilecek Schneider de varken, Hollanda neler yapamaz ki diye de düşünüyorum. Walcott ile Robben i kıyaslamıyorum bile.

Değişik bir sezon oldu bizim için, olmaya da devam ediyor aslında, ama bu yaklaşık 1 aylık turnuva her şeyin rengini değiştirecektir bir anda, futbol tutkunları için...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Şampiyonların hafta sonu..


Uzun zaman oldu birşeyler karalamayalı.. Türk futbolundaki gelişmeler, başka bir deyişle gerilemeler de çok etkiliydi tabi buraya birşey yazamamakta.. Ama geçtiğimiz hafta sonu artık "Yaz!" dedi bana..

Türk futbol tarihinin belki de en önemli derbisi oynandı Cumartesi akşamı, şampiyonu ilan edecek karşılaşma.. Maçla ilgili söylenecek fazla kelime yok zaten, maçın stresini omuzlarında sürekli taşıyan iki takım ve pozisyona girmeden, pozisyon vermeden kazanılan bir şampiyonluk.. Zaten şampiyon olması gereken taraftı bence Galatasaray ve sürpriz olmadı benim adıma.. Tebrik ediyorum.. Kupa verme rezaletine değinmeyeyim diyorum ama, "Can güvenliğinizi sağlayamam" açıklaması da bir validen geliyorsa, buna "Rezalet" demekle yetinmek lazım...

Gelelim benim açımdan daha büyük güne.. Rize de beraberlik kovalayan Akhisar Belediye, geçen sezon Bank Asya ya yükselen, bir sezon orada tutunmayı öğrenen ve hızla yükselen bir takım.. 1 puan yetecekti Süper Lig e uzanmaya. Maçın son dakikalarında gelen gol ve Elazığsporun mağlubiyeti bir de şampiyonluk ekledi Akhisarspor a.. Tebrik etmekle kalmıyorum, emeği geçenlere sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.. Hayal bile değildi bizim küçüklüğümüzde bu, ama bunu şu an yaşıyor olmak inanın çok gurur verici.. Şunu da ekleyeyim, damarlarımda siyah-beyaz kan aktığı sürece, Akhisarspor adına da desteğimi sonuna kadar vereceğim. İki takım birden tutulur mu? Orası biraz karışık ama gönül bağı denen de bir gerçek var ortada.. Kalıcı olmalarını diliyorum tüm kalbimle, olamasalar bile, bu başarı küçümsenemez!!

Akhisar şampiyonluğunun ardından Manchester City acaba 5 lemiş mi diye maça bir bakayım dedim. Dakika 87, ve QPR 2-1 önde, şok oldum.. Ama asıl şok yeni başlıyordu, önce Dzeko ardından Agüero şampiyonluk gollerini atıyor; tribündeki gözyaşları daha da şiddetleniyor ve mutluluğa akıyorlardı.. 44 yıl sonra Manchester maviye boyanmıştı bir anda.. Bunu da gördüm ya, bu hafta sonu benim adıma çok eğlenceliydi..

Tekrar tebrikler herkese.. Ayakta alkışlarım Akhisara!!



15 Mart 2012 Perşembe

Futbol Yorumculuğu

Bilenler bilir, Bugün Tv de Canlı Gool programında bir taraftar programında yer alıyorum. Ondan olsa gerek aşağıdaki mail oldukça ilgimi çekti ve paylaşmak istedim. Maili yazan Ali Fikri Işık Bey oldukça doğru bir yaklaşımda bulunmuş. Oyuna değil de oyuncuya odaklanmak ne kadar doğru? Yorum sizin...

Aşağıdaki yazı Kuyerel oluşumunun mail grubundan alıntıdır;

Futbol yorumculuğu!
Futbol yorumcuları maç veya oyun analizinden bahsettiklerinde, çoğunlukla oyuncunun oyun içindeki rastlantısal tutumunun o ‘’mubah’’ anlamlarını kastederler. Eleştiri adı ‘’oyun’’ olan nesneyle uyumlu olmak zorunda değil; daha çok ve genellikle, yorum erbabının oyuncunun ayaklarlarıyla kalem ve kelam ettiği/ oynattığı bir serbest atış gölgesidir. Bu zihniyet oyuncudan ‘’oyuna’’ geçmeyi bir türlü beceremez! Zor iş.
Gördüklerini nakletmek dururken, kim gördüklerinin üstüne düşünecek ki? Düşünce hala peş para etmiyor bu memlekette.
Söz gelimi bu cemaate göre, futbol oyununun ‘’yerleşik’’ göstergeleri filan yoktur. Oyun belli bir anlam taşımadığı için, yirmi iki oyuncunun belirsizlikler taşıyan bütün hareketleri gibi, oyun da çoğul ve dağınıktır; yorum, aralarında kendi yolunu belirleyebileceği bitmez tükenmez bir işaretler dokusu ve izlekleri, dikiş yeri görünmeyen bir kod ve gizemler örgüsüdür.
Başlangıçlar ve sonlar olmadığı içindir ki, tersine çevrilemeyecek hiçbir sıralama, size hangisinin daha önemli ya da önemsiz olduğunu söyleyebilecek ‘’akli düzeyler’’ hiyerarşisi de yoktur.
Eğer bu doğruysa bütün maçlar/ oyunlar bir başka maç ve oyunlardan örülmüştür. Her bir oyun yekdiğerinin kötü bir ‘’taklididir’’ ve her pas, her şut, her araya koşu veya her hava topu, bir önceki maçın yeniden işlenmesinden başka bir şey değildir. Fark sadece oyuncunun hünerli ayaklarındadır!
Dilime dolamaktan vazgeçtiğimi söylemiştim ama galiba bu sözümü artık tutamayacağım, Ntvspor da yayınlanan ‘’yüzde yüz futbol’’ adı programda Dilmen, yine tüylerimi diken diken eden laflar etmeye devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, hangi yazıyı okur ya da hangi programı izlerseniz izleyin, benzer mantık, yine benzer laflarla karşımıza çıkıyor.
Dilmen, bu zihniyetin ‘’ikonu’’ olduğu için adını anmak durumunda kalıyorum. BJK Orduspor maçını ‘’refikiyle’’ birlikte değerlendirirken, Holosko’ nun Mustafa Pektemekten daha iyi olduğunu söylüyordu. Olabilir, Hakikaten de Holosko daha iyi olabilir? Ama nasıl? Holoskoya özel bir ayrıcalığın atfedilebilmesi için elde kim somut verilerin bulunması lazım gelmez mi?
Her durumdan ve rakipten bağımsız olarak Holosko’nun Pektemek’ten topla daha iyi buluşması gerekmez mi; hatta her ‘’durum’’ ve her ‘’rakibe’’ rağmen her seferinde bu performansı sergilemesi gibi bir ‘’standart’ ‘’a ulaşması lazım. Yine her durumda daha iyi sıçraması, daha iyi kafaya çıkması, daha iyi ara koşular yapması, daha iyi sprint, daha iyi şut, daha iyi defansif görev ve daha ‘’aktif’’ hücumcu niteliklerle donanmış olması şart değil mi?
Bunlar yetmez, her durumda topu daha iyi kontrol etmesi, her pozisyonda en iyi ‘’seçeneğe’’ karar vermesi ve her pozisyon düzeyinin en işlevsel, en hayati ‘’bağlantısı’’ olmaya devam etmesi gerekmez mi?
Eğer oyunu, futbolcunun oynadığı şeye indirgerseniz ortaya sonu gelmez bu abukluklar çıkar. Oyun belirgin bir anlama sahip olmadığı için, Dilmen, Holosko ve Pekmetek mukayesesini oyunun anlamı içinde ve bu oyun için taşıdıkları değerlere bağlı kalmaksızın, keyfi bir rastlantılar dizisi içinde kıyaslıyor ve ‘’keyfi’’ sonuçlara ulaşıyor.
Oysa eleştirinin, oyuncunun yetenek şifrelerini çözmek gibi bir görevi yoktur; oyunun her düzeydeki ‘’şifrelerin’’i çözmek gibi görevi vardır. Asıl olan bir oyuncunun ayak hünerleri değil, bir diğer oyuncuyla ‘’tanımlanmış’’ ilişkileridir. Bir merkeze indirgenmiş bu işbirliğine kimin daha çok uyum gösterip göstermediğidir. Merkezi tanımlamadan dişlinin işlevine/ işlevsizliğine nasıl karar verebilirsiniz ki?
Türkiye futbolu için eleştirinin radikal bir fark yarabilmesi, odağını değiştirmesine bağlıdır; Oyuncuya odaklanan gözlem ve düşünce, oyuna dönmek zorunda. Oyuncunun kum gibi kaynayan, rastlantısal ‘’hünerine’’ odaklanan gözler, geçici bir süreliğine, oyunun merkezi aklına odaklanmalı.
Hep birlikte oyuncunun ‘’ölümüne’’ karar vermeliyiz. Oyuncuyu var eden oyundur. Oyuncuyu öldürmeden oyunu var edemezseniz.

Ali Fikri Işık

27 Ocak 2012 Cuma

Şikeden boşalacak zehirli kan..

Nerede ve ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum ama bir pazarlama bloguydundaydı sanırım.Aklımda kaldığı kadarıyla yazayım.Hikaye şöyle ;

Bir şirket köpek maması çıkarmaya karar verir. Yönetim kurulu toplanır. Logoya,renklere, isme, kutunun şekline, fiyatına, nerelerde satılacağına karar verir. Reklam kampanyasının ardından ürün rafa çıkar ve ilk hafta yok satar. Ancak takip eden haftada yaprak kıpırdamaz.Yönetim kurulu tekrar toplanır. Reklamın yoğunluğunu arttırırlar ama fayda etmez 1 alana 1 bedave derler ama değişen bir şey olmaz. Yönetim şoktadır. Hararetli bir şekilde ne yapacaklarını tartışırlarken stajyer dayanamaz ve bağırır; müdür bey, mamanın tadı kötü..

Köpek maması yerine Futbol desek, Genel Kurulu da örneğimizdeki toplantılara benzerebiliriz herhalde..sonuç itibariyle bu ligin tadı bozuk beyler..

Hadi futboldan anlamıyorsunuz, hepiniz iş adamısınız pazarlama nedir onu da mı bilmiyorsunuz..bu şartlarda hangi marka değerinden bahsediyorsunuz..şike iddiaları altında, şike yapıldığı iddia edenleri düşürmeme girişiminizle neyi korumaya çalıştığınızı anlamak güç.

Bu girişimin geri tepmesi içimi rahatlatmadı çünkü o genel kurulda mantaliteyi de görmüş olduk.

Fenerbahçesiz bir lig mümkün mü?

İddialar Fenerbahçe üzerinde yoğunlaştı. Daha doğrusu ilgili iddianamede adı geçen en önemli kulüp Fenerbahçe. Önemi ise ‘futbolun ekonomisi’. . Bu durum, Mortgage kirizi misali, değerinin kat be kat üstende alıcı bulunan Süpper Ligimiz için bir büyük bir tehdit oluşturdu doğal olarak.

İlgisi olanlar zaten kulüplerin ne zaman batacağını merak ediyordu. Şimdi takke düştü kel göründü. Kendi başarısızlıklarını Fenerbahçesiz bir lige yıkıyorlar. En çok hasılatı Fenerbahçe, Galatasaray,Beşiktaş maçlarında kazandıklarından, havuzun lokomotifi bu takımlar olduklarından onlardan vazgeçemiyorlar.

Ola ki ligden düşerse, Fenerbahçe taraftarı maddi zararın en azda kalmasına yardımcı olacaktır. Ama Fenerbahçe maçı hasılatından yoksun kalacak takımlar, havuzda değerini bulunca dımdızlak kalacaklar. Şike bulaşmış bir ligin alıcısının kim olacağını ise soran yok! Balık hafızalı bir milletiz ne de olsa.

Her ne olursa olsun ben bu işten çok sıkıldım, futboldan soğudum. Bir yandan süperi böyleyse amatörü nasıldır diyorum ama yine de oradaki o ruh beni çekiyor. Alt ligleri izlemek, kendini bir üst lige atmaya çalışanların çabası, artık ununu elemiş eleğini asmış “abi”lerin futbol keyfi..şu günlerde kendime sormadan da edemiyorum, o en şaşaalı zamanında, yaşadığım kentin takımı Kocaelispor u neden tutmadım diye..gerçi artık o da kalmadı ya..Nasıl bir çözüm bulurum bilmiyorum ama bu ligin alıcısı olmayacağım kesin.. taa ki adaletine inanana ve taraftarın direk katkısı artana kadar...taraftarın kendi yöneteceği takım kurulana kadar..

Son olarak, Hrant Dink’e de selam ederek ; şikeden boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, futbolun taraftar ile kuracağı asil damarında mevcuttur...

12 Ocak 2012 Perşembe

Takımın için Pedal Çevir



Uzun zamandır yazmıyordum. Ta ki bu heyecanlandırıcı haberi alana kadar.

Bizimkiler taraftarı stada almayadursun, o özendiğimiz ve benzemeye çalıştığımız İngiltere'de bakın neler oluyor.

Daha önce bu blogda bahsettiğim, logomuzda da adını barındıran ve benim için Galatasaray kadar hatta belki daha önce gelen Stockport County taraftarları düzenledikleri kampanya ile takımları için para toplamaya giriştiler.Şöyle ki;
17 Mayıs 2012 de Blue Square Premier League de oynanacak Southport - Stockport karşılaşmasına Stockport taraftarları bisikletle gidecekler. Ne alakası var demeyin, tam 46.7 mil yani 75 km lik bir yoldan bahsediyoruz. Etkinlik Stocport County taraftarları ve St Annice Hospice (ağır hasta ve yakınlarına yardım eden bir kuruluş)ortaklığıyla düzenleniyor. Katılım 15 pound ve kazanılan para St Annice ve Stockport County arasında eşit olarak paylaşılacak. Bu etkinliğe rakip takım Southport da kayıtsız kalmamış ve bu yolla gelenlerin maça ücretsiz gireceğini açıklamış. Dönüş yolunda bisikletlerin nakliyesi için de sponsor bulunmuş.

Bizim kulüpler decoder,forma,kombine den başka proje üretemezken, en "yaratıcı" projenin HES lerden para kazanmak olduğu bir ortamda, taraftarıyla bütünleşip, dayanışma,üretim ve eğlenme faktörlerinden oluşan bu tip projelerin benzerlerini bizler de görürüz umarım.

Kaçınılmaz gerçek şudur ki, Türkiye'de futbolun kurtuluşu, takımlarını satın alan geniş tabanlı taraftar derneklerinin kurulmasına bağlıdır.