26 Aralık 2010 Pazar

Platinium

Mini şortundan sarkan cılız bacaklarının görüntüsü aklımızda kalsaydı hep Platini'nin demeden edemiyorum. Ancak son yıllarda ki masa başı görevi "UEFA başkanlığı" nedeniyle kulağında mütercim tercuman kulaklığı ve resmi takım elbiseleriyle karşımıza çıkan Platini masa başı görevi için talip çıkmayınca "e peki madem devam edeyim" modunda devam edecek görevine.

Kolay değil tabi öyle çekip gitmek o masa başından. 17 sene kalmış Lennart Johansson abimiz orada. O 17 senelik hegemonyayı devir, 4 sene sonra ilk seçimlerde alaşağı edil! Hele ki edeceğin adam kulisciliğin kralıysa ne diyeyim işin bir hayli zor, ki kimsenin de gözü de yememiş bu işi. He birde Jacques Georges abimiz bir Fransız olarak 7 sene bu işi üstlenmiş, onu geçmeden de olmaz hani değil mi?

Kısacası, 2016'dan sonra, olası 2026'lara da el sallattıracak paşam 2011 yılının 22 Mart'ından itibaren. Vatana millete hayırlı olsun.

22 Aralık 2010 Çarşamba

İlk Forma Reklamı...



Barcelona'nın ilk defa göğüs reklamı alması gündemde kaç zamandır. Neyse ki açıklandı da rahatladık. Hatta blog da temsili bir forma da yayınladık.

Malum forma sponsorluğu artık Barcelona'nın bile karşı koyamadığı, günümüz endüstriyel futbolunun vazgeçilmez gelir kaynaklarından birisi. Peki, bu işi başımıza kim sardı? Dünya çapında bilmiyorum ama Football Marketing bloguna göre İngiltere'de bu işe ilk kalkışan kulüp Kettering Town imiş ve 1976 Ocak'ında yerel bir lastik firmasının reklamıyla sahaya çıkmış. Ee, endüstriyel futbolun mucitlerinden de bu beklenir zaten

20 Aralık 2010 Pazartesi

Transfer politikası, Avrupa, Portekizliler...

Şimdi, öncelikle, yazı yazmayı unutmamışım :)) Quaresma ve Guti ile başladı herşey, ardından bir basketbol devi, Iverson... Şimdilerde ise Shaq ismi geçiyor bir yerlerde... Diğer yandan yetenekli ve teknik olduğuna fazlasıyla inandığım Fernandes, sakatlık sıkıntısı yaşamazsa tabii, arkasından Simao ve Hugo Almeida mı?? Etti 4 tane Portekizli, 2 de Amerikalı basketbol efsanesi.. Bunlar Türkiyeye gelmeseler de heyecan rüzgarı bile yetiyor bazen...















Dün akşama bir göz atarsak, Antalya da sessiz sahada sessiz oynanan maçta 2 puan bırakmış olan bir Beşiktaş... Maçın son 5 dakikasında öyle bir saldırdı ki bu Beşiktaş, Antep savunmasının da zaafını es geçmemek gerek.. Ama bazen olur yaa, olmayınca olmaz, girmeyince girmez... Ama ne olurdu sanki şu 5 değil de 20 dakika bari olsa, o zaman illa ki girecektir... Beşiktaşlılık ruhunu bilenler anlar beni, ölesiye saldıran bir Kartal ın önünde durabilecek hiç bir güç yoktur.. Bana sorarsanız, buna şimdilerin modası Barcelona da dahil... Ama tabii, geriye kalan 85 dakikada topun onlarda kalacak olması biraz sıkıntı yaratır! Ben, Schuster in takıma yeni alıştığını ve derinlerde bi yerlerde sakin duran o 5 dakikalık ruhu yeniden hayata geçirmeye başlıyor olduğunu düşünüyorum... Sakatlıklardan dert yanmayacağım, çünkü bahsettiğim takım Beşiktaş, altından kalkmalıdır... Ligin ilk yarısı geride kalırken, lider Trabzonspor ile aradaki 14 puanlık fark gerçeği, can sıkmakta.. İkinci yarıda önemli rakiplerden Trabzonspor, Kayserispor, Fenerbahçe, Karabük gibi takımlarla içeride oynayacak olması da belki biraz avantaj sağlayacaktır.. Galatasarayı da unutmamak lazım tabi... Zaten baktığımızda Galatasaray da Beşiktaşın sadece 5 puan gerisinde, toparlanan bir Cimbom da en azından Beşiktaşı yakalamak isteyecektir... Bursa deplasmanına gidecek olan Beşiktaş, çok muhtemel olaylı bir maç oynayacak ve o maçı kazanacaktır diye düşünüyorum... Yani bu saydığım 6 maçtan 18 puan alabilecek bir Beşiktaş yaratılıyorsa eğer, ikinci yarı çok daha keyifli olacaktır.. Ama diğer maçlara da aynı özen gerekir... (Trabzonspora ve özellikle de Şenol Hocaya da laf arasında büyük bir alkış...)














Gelelim bir başka gerçeğe, ülkemizi Avrupada temsil eden tek takım olarak kaldı Beşiktaş... Önünde bir Dinamo Kiev ve muhtemelen ardından para babası Manchester City engelleri var. Bu maçların da hedeflendiğini düşünecek olursak, bu takıma Simao ve Hugo Almeida nın katkısını da eklediğimizde, ki bu oyuncular Avrupada oynadılar ve bu yıl eğer herhangi bir kural değişikliği olmadıysa Beşiktaş adına Düşler Sahnesinde forma giyemeyecekler. Böyle dememin sebebi, Beşiktaşın bu inadıdır. Belki de oynayabileceklerdir de ben bilmiyorumdur...Sağda Simao, solda Q7, ortada Guti, Fernandes, önlerinde Bobo ve Almeida, aa 6 yabancı olmuş bile... Uzun süre sakatlanan Holosko nun muhtemelen sözleşmesi dondurulacaktır!, Ferrari, Fink zaten yolculuğa hazır görünüyorlar, gibi tahminler... Şimdi, eğer ben doğru biliyorsam ve devre arası takviyeleri, Avrupada oynayamayacaklarsa - ki Fernandes de yanlış hatılamıyorsam Bursaspor a karşı 10-15 dakika oynamıştı Şampiyyonlar Liginde- demekki hedef Süper Lig olarak belirlenmiş diyebiliriz... Hem de ilk defa bu kadar emin adımlar atılırken Avrupa da... Heyecanını hissetmeye başlamışken bizler... Ama Avrupada alınabilecek belki de şu an itibaryle en iyi transferler de olabilir bunlar, diğer kısmı zor olabilir BJK adına...Bir de her nedense, kimse bu oyuncuların Avrupada oynayamayacağını söyleyemiyor, ben bu işten hakkaten hiç emin değilim... Kısmet..















Bir taraftan da Necip ve Ali Kuçik. Necip rüştünü ispat etti gibi zaten, tek handikapı da film repliği gibi "Sen hata yaparsan, herkes ölür". İncelersek Necipin yaptığı ölümcül hatalar hep golle sonuçlandı BJK kalesinde.. Ama Necip akıllı bir çocuk ve bunları da aşacaktır.. Ali Kuçik, beğendiğim bir oyuncu, hızlı değil diyenler olsa da bence hızlanması zaten yeterli, bir de doğru koşuları yapabilirse etkili olacaktır... Dün akşam da golünü kaydetti.. Bu arada sanırım Tabata da bu takımda kalmayacaktır artık...














Yönetim, pazarlama işini öğreniyor desek, yarın Schusteri yollayacak olan da onlar.. Umarım yanılırım, politikayı oturtup, Beşiktaş adına doğru işler yaparlar.. Beşiktaşın şampiyonluğu çok zora da girse, Avrupada inançla rakplerine kafa tutabileceğine ben inanıyorum.. Keşke M. Denizli gibi Schuster de bir kehanette bulunsa da yine, biz de rahat bir nefes alsak, ne zaman lider olacağımızı bilsek :))


18 Aralık 2010 Cumartesi

24 yıl | Bir Old Trafford Efsanesi Yaratma

Bir pazar günkü Chelsea maçına United'ın başında çıkan Sir Alex Ferguson'un efsanevi hikayesi bu maçla başladı - Ferguson, 24 yıllık Sir Matt Busby markasını 24 yıl 1 ay 14 günle geçti.

"Big Ron" lakaplı Ron Atkinson'un ardından 1986 yılında Aberdeen'den United'a katılan Ferguson, hızla efsane Busby'nin ayak izlerini takip edercesine kulübe genç yetenekleri kazandırmanın altını çizdi.

Ferguson'un kulüpteki ilk sıkıntıları öngörülemeyen başkan sorunları ile başlasa da daha önemlisi alınan kötü sonuçlardı. 1958'de kayıtlara "Münih Hava Felaketi" olarak geçen kazada sağ kalan birkaç kişiden biriydi karanlık yıllarının sıcaklığı korunurken Busby.

FA Kupası zaferleri her iki menajer içinde önemliydi: bu Ferguson'un United'daki ilk kupasıydı, onun ileriye atılım zaferi de denilebilir. 1990'da ki bu zafer, felaketten önceki Busby'nin son zaferi 1963 kupasından sonra gelen ilk zafer olarak kayda geçti.

Artık Old Trafford'un sıcak koltuğuna yerleşen Sir Ferguson, United'ın uzun süre beklediği lig şampiyonluğunun 1993'de gelmesinden önce 2-1'lik unutulmaz Barcelona maçıyla 1991'de Kupa Galipleri Kupasını kazandı.

Her iki menajerde cesur imzalarda başarı elde etti: Busby Denis 'the King' Law ile ilişkisinden zevk alırken, Ferguson Fransız Eric 'the King' Contona'nın yardımı ile tarihte ilk kez lig şampiyonluğu ve FA Kupası dublesinin tadına vardı.

Ferguson Busby'e nazaran oyuncularına daha agresif bir yaklaşım sergiler ama her iki menajer de oyuncularıyla özel konuşmalarında ki oyuncu yönetimi ile saygıyı hak etmesine rağmen bu yönetim sıkı bir disiplini yahut menajerin oyuncunun omzuna kolunu atarak sıcak bir konuşmasını içerebilir.

Law 1968 Finalini kaçırırken, Cantona'da 1999'da ayrılıyordu fakat hem Ferguson hemde Busby Avrupa'nın en büyük sahnesinde zafere ulaşırken bununla da kalmayıp süregelen başarılarda tekrar tekrar ne kadar büyük birer futbol dehaları olduklarını gösteriyorlardı.

Futbolun ötesinde, kazandıkları seri galibiyetler ve spor adına verdikleri hizmetler göz önünde bulundurularak Ferguson ve Busby, Kraliçe Elizabeth 2 tarafından şövalyelik unvanına layık görülerek Buckingham Sarayı'nda ödüllerini aldılar.

Busby, oyuncularıyla baba-oğul ilişkisi içinde olmaktan zevk alırdı, özellikle de George Best ile, Ferguson da buna benzer bir ilişki tarzını benimsemiş, Ronaldo gibi yıldız oyuncularıyla baba gibi bir ilişki kurmuştur.

Busby 1971 yılında emekli olmuş ve 1994 yılında 84 yaşında iken vefat etti. Ol Trafford stadının dışında ki heykeli ile İskoç teknik adamın anısı yaşatmak için dikilmiştir.

68 yaşında ve çeyrek asırdır Old Trafford'da olmasına rağmen, Ferguson işine olan şevki ve tutkusunu kaybetmesi adına hiç bir emare göstermiyor.

Ferguson son şampiyonluğunu 2008-2009 sezonunda alarak United'ın Liverpool'la eşdeğer olduğu 18. şampiyonluğunu kazandırmış oldu. Verdiği demeçlerde de "Emeklilik gençler içindir, bense kendimi emeklilik için çok yaşlı hissediyorum" diyerek United'ı bırakma konusunda gayet açık olabiliyor.

17 Aralık 2010 Cuma

Barcelona'nın Yeni Forması



El Mundo'ya göre Barcelona'nın göğüs reklamlı ilk forması böyle olacakmış. Önde Katar Foundation,arkada Unicef.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Adnan Polat'tan Masallar


Canlı yayında ne olursa olsun Rijkaard'la çalışacağız deyip, çok geçmeden onu kapıya koyan birisinin sözlerinden ne bekleyebiliriz ki..21.30 da RTÜK uyarısıyla birlikte çıkıp konuşsa, çocuklar uyur belki.

Şöyle demiş:
"Adnan Sezgin transferi kendisi yapmaz. O gider pazarlıkları yapar ve en son noktada bize getirir biz de hocaya bir kez daha sorar ve transferi gerçekleştiririz. Adnan Sezgin'i basın sevmez çünkü Adnan'ın ağzından laf alamazlar."

hemen arkasından gelen paragraf da şöyle:

"Artık her şube profesyonellerin elinde. Futbolda da tüm yetkiyi Sezgin ve Hagi'ye verdik. Transferde tek sorumlu Hagi. Eğer başarı gelmezse ne Hagi kalır, ne de Sezgin"

Başarısızlık baremi neyse artık!!

Başka bir cümle de şu şekilde:

"Rijkaard'in anlayisi TR'deki futbola uymadi. TR'de futbol oynanmiyor. Savas ediliyor. Surekli sertlik var."

E sen onca senedir bu işlerin içindesin de Rijkaard'ın tarzıyla, TR deki futbolun uyuşmadığını çözemedin mi? Bunu ancak birkaç hafta önce mi anladın?

Zaten tam da bu yüzden istifanızı istiyoruz. Bu vizyonla yapacaklarınızdan bir hayır gelmeyeceği için.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Haber Kuşağı

Bu bölümde siz değerli okurlarımıza naçizane kendimizden bir kaç haber sunalım istedik. Şimdi karşınızda SAMN'den kısa kısa Haber Kuşağı:

Efendim ilk olarak malum, haftalar evvelinden ısınma turlarına başlamıştık El Clasico için. Yumurta geldi kapıya dayandı. 19 saat sonra, dünyanın en büyük derbisi El Clasico karşımızda olacak. İstanbul'da ki El Clasico partisinden "El Clasico'ya Ne Kaldı" yazısında bahsetmiştik. İzmir'de de buna benzer bir El Clasico organizasyonu ihtiyacı karşısında bloggerlar, tweetcanlar ve İzmir'li futbolseverlerle maçı hep beraber izleme kararı aldık. Katılmak isteyenlere scarfaroundmyneck@gmail.com üzerinden bilgi verebiliriz.

İkinci olarakda yazarımız 9.15, 1 Aralık 2010 Çarşamba günü, Begüm Kıratlılar sunumu ile ekranlarımızda beliren Blog Spor programına konuk blogger yorumcusu olarak katılacak. Program 16:15'de Sky Türk ekranlarında olacak. Sky Türk spor müdürü Şaban Petek'in de katılımı ile futbolun gündem olaylarını yorumlayacaklar. Müsait olanları bekleriz :)

Şimdilik haber kuşağımız sona eriyor. Yeni gelişmelerle karşınızda olacağımız bir sonraki haber kuşaklarında görüşmek üzere.

28 Kasım 2010 Pazar

Dayanamıyorum!!

Rijkaard'ın gitmesi ile beraber blogda Galatasaray yazmamaya karar vermiştim. Kendimce tepkimi böyle koymak istedim ve şu güne kadar tepkime sadık kalmaya çalıştım. Zaten olmayan Lig TV'm sayesinde her maçta para verip izlemek yerine, maç sonraları geniş özetleri izledim. Twitter'dan takım hakkında çok fazla tweet atmadım vs. Ama bugünkü maçı kazanmak için o kadar çok neden vardı ki!

Herşeyin öncesinde 2010 yılında hiç derbi kazanamamış bir takım var ortada. "Ne derbisi yahu, maç kazanamıyorlar" diyenleri duyar gibiyim ama dayanak noktam başka. Hagi'nin ilk maçıyla da gördük ki derbi havası bir başka hava. O havayı solumak, içerdeki oksijen yakımında farklı ürünler ortaya çıkarıyor ve beden ve ruh buna paralel olarak farklılaşıyor. ASY'de ki son derbi, 2010'un son derbisi, takım berbat durumda, yönetim gövde gösterisi yapmakla meşgul, takımda ki oyuncular hakkında gün geçmeden yeni bir iddia ortaya atılıyor; oyuncularda sahada bu iddiaları desteklercesine oynuyor, Misimoviç kadro dışı kalıyor vs vs. Daha ne sayayım bilemiyorum. Bir spor kulübünde olabilecek her türlü sorun var Galatasaray Spor Kulübünde. Dönüm noktası olabilecek, hani Misimoviç'lerin, Insua'ların, Hagi'lerin (teknik direktör olarak), azıcık geride Jo'lar, Dos Santos'lar günü kurtarmak adına gelmişken, taraftarın ağzına bal çalacak olan bu derbi nasıl kazanılamaz, geçtim kazanamamayı sahadaki bu görüntü kimin eseri?

Ali Turan, Ali Turan, Ali Turan!!! Sen nasıl bir adamsın allahın aşkına? Dakika daha 8, Holosko senin kanadından topu, serseri kurşun misali sürüyor. Bir kere nasıl bir fizik gücün var senin, tüm gücünle koştuğun belli ama halen 1,1.5 adım arkasındasın rakibinin. Hadi diyelim ki çalıştırmadı seni ne Rijkaard, ne Hagi, ne Tugay ne de Neeskens. Futbol görüşün ne kadar dar ki senin, serseri mayın koşan adama, arkanda Neill desteği olmasına rağmen ceza sahasına adım attığı anda kayıyorsun. Ah ki ne ah. Benim Galatasaray'ım kimlere kalmış, ne çaresizmiş.. İçim yanıyor içim.

Açık söylüyorum bu takıma Cana gibi adam lazım. O kadar basit, temiz oynadı ki bugünkü maçta, derbi nedir bilmeyen Türk oyunculara ders verdi adeta sahada. Hagi'nin takıma gelişiyle, Marsilya'da ve Sunderland'da efsane olmuş Cana karakterini daha fazla görmeye başladık. Günümüzde, takımda benzerine zor raslanılan bir futbol emekçisi Cana, ayakta alkışlıyorum seni. Neden? Maçın adamı mı oldu? Hat-trick filan mı yaptı? Koca bir Hayır!! O sade ve sadece yüreğiyle oynadı bu gece. Galatsaray adına günün adamı, Cana!

Son söz Hagi'ye. Her maç değişikliklerden bahsediyor, umut tacirliği yapıyor. Ertesi hafta geldiğinde ise farklı olan tek şey hiç birşey. Değişim Misi'nin kadro dışı kalması mı? Yarın Insua'da mı böyle olacak? Peki ya bugün orta sahada şahaneler(!) yaratan Ayhan Akman'ı ne yapacağız? Ya Barış Özbek, Mustafa Sarp? Değişim maddeleri arasındalar mı acaba?

2 senedir Galatasaray'da ki tek değişim(devrim), Rijkaard'dır. Hem gelişi hemde gidişiyle. "Kıvırcığım, 2010 yılının sonuna, sıfır derbi galibiyetiyle, lider Trabzon'dan 16 puan geride, 4 haftalık kaybetme serisiyle geliyoruz. P.S Seni çok Özledik"

25 Kasım 2010 Perşembe

GEORGE BEST!!

22 Mayıs 1946 - 25 Kasım 2005

59 yıla sığan bir yaşam...

Dolu dolu, futbol dolu, hayat dolu...

Bugün Maradona good, Pele better, GEORGE BEST'in 5. ölüm yıldönümü. Rest in peace the James Dean of football.

"I spent a lot of money on booze, birds and fast cars. The rest I just squandered."

"I've stopped drinking but only while I'm asleep."

"I used to go missing a lot... Miss Canada, Miss United Kingdom, Miss World."

"In 1969 I gave up women and alcohol - it was the worst 20 minutes of my life."

"I was in for 10 hours and had 40 pints - beating my previous recordby 20 minutes."

24 Kasım 2010 Çarşamba

Oldies But Goldies? // 60's

Konyaspor maçından sonra Beşiktaş teknik direktörü Bernd Schuster'in yaptığı "Türkiye'de 1960'ların futbolu oynanıyor" açıklaması, şuanda gündemde yer edinilen bir konu değil ama bu geceki Valencia-Bursaspor maçından sonra bazı gerçekleride görmezden gelemeyiz. Kastım, evet 60'ların futbolunu oynuyoruz değil, ama 2010'ların futbolunu ne kadar oynuyoruz ki??

Şimdi zihnimde ŞL kuralarının çekildiği döneme gidiyorum. Kuradan United, Valencia ve Rangers çıktıktan sonra yapılan yorumlar, United ve Valencia'nın üst tura çıkacağı ve Bursa-Rangers arasında Avrupa Ligi mücadelesi olacağı yönündeydi. İyimser bir bakış açısı olabilir bu elbet ama babadan kalma "top yuvarlak saha düz" mantığı ve bu iyimserlik biraraya geldiğinde kendimizi bu mücadeleye inandırdık ki ilk Valencia maçıyla dahi bu inancımız kaybolmadı. Dışarda Rangers mağlubiyetinden sonra dahi körlemesine koruduğumuz bu inanç aslında ufkumuzu daraltıyormuşda farkında bile değilmişiz.

Türkiye Ligi'nde ki mücadele (tekmeler"!") ülkemize gelen antrenöründen, topçusuna kadar hepsinin diline ilk maçlardan yapışır, bizde buna hep kızarız. "Bizde böyle kardeşim!!" tavrımızla eleştiririz onları. Ancak tüm bu serzenişleri ve Schuster'in açıklamasını destekleyen şöyle bir istatistiki veriyi de göz önünde bulundurmalıyız. La Liga son hafta mücadelelerinden Almeria - Barcelona maçında Messi'ye yapılan faul sayısı 0 (yazıyla "sıfır"), Real Madrid - Athletic Bilbao maçında C. Ronaldo'ya yapılan faul sayısı ise 2 (yazıyla "iki"). Meali, takımların yıldız oyuncuları üzerinde rakibin kurduğu baskılı oyun sonucu, kendisini oyundan koparmak için faul (tekme"!") taktiği değil, futbol oyun kuralları içinde oluşturulan taktiklere başvuruluyor. Ne kadar başarılı olduğu tartışılır ancak, ligin genelinde geçerli olan bu görüş "neden bize gelince serzenişte bulunuyorlar" ın kanıtı gibi adeta.

Türkiye'de oynanan futbol 60'lardan kalma değil evet, ancak STSL şampiyonu Bursaspor'un ŞL'de 5. maçında 5-0'dan sonra ilk golünü buluşu, Valencia'dan 10 gol yemesi, 2001-2002 de Fenerbahçe'den sonra 2010-2011 sezonunda Bursaspor'un da 5. maç itibari ile ŞL'de 0 (yazıyla "sıfır") çekmesi de gösteriyor ki 2010'ların oyununu oynamıyoruz.

23 Kasım 2010 Salı

Anadolu Devrimi, Uefa Kupası ve Tesadüfler


Bursaspor’un şampiyonluğu, geçen hafta Kayserispor’un maç fazlasıyla lider olması ve
gerçek(?) lideri Bursaspor-Trabzon maçının belirleyecek olması, üç büyüklerin şu günlerde
puan tablosunda aldığı yer gibi unsurları gözönüne alınca futbolseverlerin aklına takılan soru
doğal olarak Futbolumuzda bir devrim mi oldu? oluyor.

Tabi bunun arkasından, bakalım bu durum kalıcı olacak mı gibi bir soru geliyor. Devrim oldu
demek için kalıcı olmak şart ne de olsa. Benim takıldığım nokta ise kalıcı olmaktan kasıt ne?
Her sene bir Anadolu Takımının şampiyon olması mı?

Belki de devrim çoktan oldu da bu onun sonucu. Bursaspor’un şampiyonluğu devrimi
perçinleyen olgu belki de. 2000 li yılların ortalarında 3 büyükler ligde hep ilk 3 sırayı alsa
da, son iki sezonda Sivasspor’un önce diğerleriyle aynı puanda olup da 3 lü averaj nedeniyle
4., ertesi sezon 2. olması ve arkasından gelen Bursaspor şampiyonluğu. Belki de devrim
havuzdan ligdeki sıralamaya göre pay almaktı. Kimbilir..Yoksa ben Fenerbahçe kendi
evinde berabere kaldığı için gelen şampiyonluğun bir devrim olduğuna inanmıyorum. Ama
bu durumun Anadolu Takımlarında oynayan oyuncuların “bizi şampiyon yapmazlar abi!”
düşüncesini kırdığını da kabul etmek lazım.

Zamanında Aziz Yıldırım’ın Galatasaray’ın UEFA kupasını almasını tesadüf olarak
nitelemekle aynı durum aslında bu. Bir yerden baktığımızda 4 sene üstüste aynı Hoca’yla
çalışıp, kaliteli yabancı transferler yapmak ve iskeleti koruyup, takviyelerle takımı
güçlendirmek bir tesadüfün ötesinde gözüküyor. Tabi insan ya şampiyon olunamasaydı Fatih
Terim 4 sene görevde kalır mıydı diye sormaktan kendini alamıyor. Varsayımlar üzerine
konuşmayalım. Uefa başarısından sonra Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynamak da
gelişimin –ya da devrimin- sağlamlığının kanıtı olabilir. Ama madalyonun öbür yüzüne
bakıldığında, o günlerin sonlandığını ve Galatasaray’ın bir “karşı-devrim”e uğradığını
söylemek de gerekiyor sanırım. Ancak o gün doğru işler yapanların, doğru isimleri biraraya
getirip takımdan yüksek verim alanların yaptıklarnı tesadüf olarak nitelemeyi de asla doğru
bulmuyorum.

Bugüne geldiğimizde de durum aynı. Şimdi Bursaspor ya da bir başka Anadolu Takımı
şampiyon olamazsa bu devrim değildir mi diyeceğiz? Devrimi, 10 küsur senedir kulüp
başkanlığı yapanların, 4 senedir sportif direktörüm diye dolananların Sportif Başarı anlamında
bir plan, program, strateji oluşturamamasını bir yana bırakıp bundan sonra Anadolu
Takımlarının şampiyon olup olmamasına mı bağlayacağız ?

Yani bence asıl soru, Bursaspor’un şampiyonluğunun devrim olup olmadığından ziyade
Futbolumuzu karşı-devrim’den koruyabilecek miyiz yoksa koruyamayacak mıyız olmalı..

22 Kasım 2010 Pazartesi

El Classico'ya ne kaldı?


Futbol denince akla gelen 2 dev kulüp 29 Kasım'da Camp Nou'da karşı karşıya geliyor.

Barcelona ve Real Madrid arasındaki bu dev mücadeleyi izlerken daha eğlenceli ve neşeli bir ortam arıyorsanız,
Taxim Live sizin için güzel bir alternatif olabilir. Hazırladığımız El Clasico Party tüm Barcelona ve Real Madrid hayranlarını sevindirecek.

29 Kasım günü canlı maç, El Clasico heyecanını, Beyoğlu Mis Sokak'ta Taxim Live'de yaşayabilirsiniz. Formanızı giyin ve tüm arkadaşlarınızla birlikte 29 Kasım'da bu heyecana Taxim Live'da tanıklık edin.

Biletler biletix'te.

Sağdaki anketi doldurmayı da unutmayın.

21 Kasım 2010 Pazar

Türkiye'de Futbol - Bu Maçı Alıcaz!


Bir süre önce Sahaf Festivaline gidip de futbol kitapları aldığımı yazmıştım. Aslında futbolla ilgili kitap meselesi eskiye dayanıyor. Bir gün arkadaşlarla boş boş gezerken Beyoğlu Çukurcuma daki Mesele Kitapçısının tezgahında Futebol’u görmemle, hayatımdan eksilttiğim birinin boşluğunu doldurmaya çalışmam aynı zamana denk gelir. İşte o kitaptır ki, adını çok önceden aldığım blogun ilk postlarını yazmama neden olan. Sonrası zaten malum.

Türkiye’de yazılmış ilk futbol kitabı "Türkiye’de futbol- Bu maçı alıcaz!" ile tanışmam ise bambaşka bir hikaye. Bir dürümcüde yan masadaki kişinin elinde görüp bu ne yahu diye meraklanmam, yeni basımı olmadığını öğrenip kederlenmem ve internetteki açık arttırma sitesinde bulup sahip olmam çok kısa bir zaman aldı. Şimdi bu kitaptan bahsedeceğim bahsetmeye de nereden, nasıl bulup okuyacağınız kısmı beni ilgilendirmiyor.

Herneyse, gelelim kitaba. Tek kelimeyle “Harika!”. 90 da yazılmış ve 80’lerin Türk Futbol camiasını inceliyor. Tabi sadece 80’lerle kalmıyor, Türk futbolunun nasıl ve hangi koşullarda o günlere geldiğini anlatıyor. İlk tezahüratlar, eski stadlar, efsane futbolcular vs.

Kitap; Futbolcu, Hoca, Hakem, Tribünler, Spor Basını, Devlet ve Kulüp ilişkileri ve Bugün (90’lar) şeklinde bölümlere ayrılmış. Görüldüğü üzere futbolun tüm unsurları var.

Benim gibi 80’lerde doğmuş ve o gülerin futbolunu hayal mayal hatırlayanlara şaşırtıcı biçimde yabancı gelmeyen bir kitap. Bunun nedeni tahmin edebileceğiniz gibi hiç bir şeyin değişmemiş olması. Tarih verilmese bugünün futbolunu okuduğunuza emin olabilirsiniz!

Futbolcunun insan olduğunu ve psikolojisinden bahsederken, spor hekimliğinin tarihi, o zamanlardaki yabancı Hoca tartışmaları (bkz. Rijkaard, Schuster futbolu bilmiyor!), Hakemin kendini kimseye beğendirememesi ve her zaman günah keçisi olmasına kadar her şey aynı. Spor Basınındaki kalitesizlik ve Yönetim basiretsizliği de cabası.

Peki ya taraftar? O da aynı. Takımı maç kaybedince dalga geçilmemek için işe gitmeyen kişiler o zamanlar da varmış. Takım transfer yapınca “Hadi gene iyisiniz, bilmem kimi almışsınız” yorumuna kulübün basın sözcüsü edasıyla “ geçen sene çok maç oynamamış ama bakalım” diye cevap veren bizlerden bahsediyor aslında.

Hangi takımda hangi siyasi parti üyeleri olduğundan, milletvkili olmanın takımı şampiyon yapma sözü vermekten geçtiği günler.

Garip bir tebessümle okuyup da kendinizi –futbolla ilgileniyorsanız- bulabileceğiniz bir kitap. Sonuç bölümü ise Can Kozanoğlu’nun müthiş ileri görüşlülüğünü gözler önüne seriyor. Futbolun geleceğinin şirketleşmede olduğu söylentilerine, bu zihniyet olduktan sonra şirketleşseniz ne olur ki mealinde sözler ediyor. Sonra bugün Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş A.Ş lerine ve içinde bulundukları duruma bakıyorum ve Can Kozanoğlu’na açtığı ufuktan ötürü teşekkür ediyorum.

Günümüzde dahi başarısızlığı yabancı Teknik Direktöre, kadroya, hakeme bağlayanların okuyup da sorunun ‘işleyiş’te olduğunu, ve işleyişin geçmişten beri hep bu şekilde aksak süregeldiğini gösteren ve harcadığınız zamanı kat be kat size geri veren bir kitap.

Nereden nereyee - 1

Evet, farkındayım.. Burada herhangi birşey paylaşmayalı, laf etmeyeli çook uzun zaman oldu... Elden gelmedi, can istemedi, parmaklar gitmedi, vs... Bu yazacaklarımı çok daha önce yazmış olmam gerekirdi hatta... Futbol bir yana, spor bir yana, bayram bir yana.. Bayramdan önce, geçtiğimiz günlerde İstanbuldaydım.. Marat ile birşeyler paylaşırken, ki buna yeri geldi bir yatak da dahil oldu, gün geldi sevgili Aslı ile tanıştım.. İçilen rakılar, biralar, paylaşılan şarkı, türküler bir yana, o kocaman bir insandı... Fiziksel olarak -en azından bizlerin yanında- pek böyle görünmese de, o kocaman insana buradan sevgilerimi iletmek istedim... Çok güzel tatlar bıraktık hep birlikte, Marat ve Karaköy ayrı bir mesele... Haaa, bize bir kaç kez eşlik etmiş olan Rüyacı yı da bir kenara atamam tabi ki.. O evi, terası ve mangalı :)) Herkese teşekkürler ve İzmirden selamlar... Bu gecelik damarlarımdaki alkole dayanarak af diliyorum hepsinden.. Daha çok anlatacağım var..

To be Continued!!

20 Kasım 2010 Cumartesi

İroni

Çok geriye değil, sezon öncesi transfer dönemine gidiyorum zihnimde. Galatasaray kaptanı Arda Turan'ın takımda kalıp kalmayacağı dedikoduları kol gezerken Türk piyasasında, Arda'nın gönlünde yatan aslanın Liverpool olduğu, gönül verdiği takım ile aynı rengin hakim oluşu ile de Arda'nın transfere göz kırptığı haberleri yayılıyordu. Fakat ne Liverpool nede şaibeli(!) Athletico Madrid ile transfer gerçekleşmedi ve Arda kulübünde hizmete devam etti.

Derken lig başladı, Rijkaard'la bir iyi bir kötü gidişat içerisinde tüm namlular Galatasaray'a doğrultulmuşken, Özcan Deniz'in popülariteyi yakaladığı yağız delikanlı halleriyle ekranlarda çığırdığı "Gidişim suskun oldu ama dönüşüm muhteşem olacak" sözünü vermişcesine ülkemize dönen Hiddink ile Euro 2012 elemeleri başladı. 3'te 3 parolasının Almanya ayağından önce, ligdeki performansını hiçe sayarak özel hayatıyla gündem Top 5'de bir numaraya ulaştırılan Arda sakatlanıyor, önce Almanya maçını ardından ligde uzun bir maratonu Pubis'e teslim edip, özel hayatıyla gündeme gelmekte üst sınırları buluyordu. Ligde zaten sendelemeye münasip olan takımı ise, O'nun yokluğunda tepetakla dibe batıyordu. İşte tam o sıralarda, gündemde bu sakatlık ve Galatasaray'ın sakatlıktan doğan zararı vardı.

Arda Galatasaray'ın çocuğu olarak doğmasada, doğduğun yer değil doyduğun yer düşüncesinin maneviyatla gösterilebilecek en güzel örneğiyle Galatasaray'ın çocuğu olmuştur. Tıpkı günler sonra benzer bir kaderle, benzer bir olaya maruz kalan Gerrard gibi. Gerrard reyiz, Merseyside'in 13.629 nufüslü şirin Whiston kasabasında gözlerini dünyaya açtıktan sonra, dünya görüşünü ve dünya gözünüde Liverpool'da açmış ve efsane olmuştur. Kim derdi ki, kendi kulüplerinde bu denli önemli olan iki adam, kaderin cilvesi ile bir arada olamasa da aynı cilve ile kader birliği yapacaktı. İngiltere'nin özel Fransa maçında sakatlanan Gerrard 6 hafta sahalardan uzak kalacağını öğrendiğim anda, aklımda beliren görüntü buydu işte.

Ardından bugün, ne kadar üzerine vazife bilemem ama, ülke olarak Tuncay'ı 3-5 dk. oynatıp çıkardığı için pekde hoşlanmadığımız Stoke City menajeri Tony Pulis bir açıklama yapmış. Milli maçlarda sakatlanan oyuncuların, sakatlık dönemlerinde ki ücretlerinin federasyon tarafından karşılanması gerektiğini söylemiş. Aslında dediğim gibi pek hoşlanmasak da kendisinden, bozuk saat misali doğru bir noktaya eğildiğini söyleyebiliriz. Ülke olarak, milli meseleler bizim için mahremdir. Bu yüzden Arda olayında böyle bir teklifle, cengaver bir teknik adamımız çıkmadı. Tabi bu çıkışın etikliğide tartışılabilir ancak en azından "Bugün sana, yarın bana" mantığı yürütmek olayı gereksiz saçmalıktan bir nebze kurtarabilir. Tüm bu mahremimiz içinde çıkıpta bu teklifin yapılması dahi ayrı bir olayken, bu teklifin uygulanması sanırım işin en zor kısmı. Zaten bu mahremiyet Almanya maçında fazlasıyla dile getirildi. Bu açıdan endüstriyel futbol denilen, son örneğini Blackburn ile dünyaya tanıtan İngiltere'de bu düşünce uygulanabilirliği ne kadar fazla gibi düşünsek de ülkemiz için bir o kadarda zor.

Hep kaderden bahsettik, kader bu ya Arda sene başında Liverpool'a gitseydi, aynı şekilde sakatlansaydı, ardından bu Gerrard olayı süregelseydi, İngiltere'de kopabilecek fırtınaları bir hayal edin. Hodgson Reyiz'in sıkıntılı Liverpool'u, Reyizin gelişiyle 89-90 sezonunda Daglish reyizle alınan son şampiyonluğu tekrarlama parolası ile lige başlamış olsa da, işler yolunda gitmedi ve Liverpool aynı Galatasaray gibi tarihinin en kötü sezonlarından birini geçiriyor. Evet aynı Galatasaray gibi. Ne ironi değil mi? Gerrard&Arda, Liverpool&Galatasaray, Rijkaard&Hodgson...

Birsen Tezer,Sensiz Olmaz,Futbol ve Hayat üzerine kısa kısa


Değişik bir gündü bugün...aslında belki de değildi..ama kısmet bugüneymiş..yekten takıldığım onca günden bugünü yazasım geldi..sabah kalkıp da eşlik edecek kimseyi bulamayınca gidip iki satır kitap okudum boğaza karşı..çokça da düşündüm..aslında aklıma bir sürü şey geldi ama işte söz uçar hesabı hepsi de gitti..

Birsen Tezer konseri arkası bir şeyler yazmak istedim..Kahvaltım bile anlamsızdı.. Ortaçgil’e ait olsa da sözler Birsen Tezer de başka söylüyor doğrusu..Gerçi kendi hislerimi başkalarının sözleriyle ifade etmek çok kötü hissettiriyor kendimi ama..yazanlar da boşuna sevgi saygı görmüyor..

Eski bir dosttan kalan alışkanlık..yazı yazmak rahatlatıyor beni..harfler..kelimeler..ve sonra cümleler..aslında futbol taraftarı olmakla bağdaşan bir şey..hani maçlara deşarj olmaya gidiyoruz ya..ben de yazarak deşarj oluyorum işte..ama ben de küfür pek yok tribündekilerin aksine..hoş I. Hagi döneminde, Bursa ile, Galatasaray’ın cezası nedeniyle İzmit İsmetpaşa Stadında oynanan kupa maçında Ümit Karan ve Saidou lehine yapılan tezahüratların ardından
bilmem kaç bin kişiyle s.ktir ol git Petre diye bağırmışlığım vardır..neyse ki diğer oyuncuların yapmayın,etmeyin mealindeki hareketleri kendime getirdi beni de empati yaptım. Petre’nin yerine koydum kendimi de ne kadar kötü bir durum..binlerce insan tarafında sktr çekilmek, istenmemek..atılır mıyız oyundan benzemezsek onlara...

Daha anlatacağım çok şey vardı aslında ama bu saatte aklımda kalan bu kadar.

15 Kasım 2010 Pazartesi

BBC African Footballer of the Year

1992 yılından bu yana yapılan ve artık gelenekselleşmiş hale gelen BBC Yılın Afrikalı Futbolcusu ödülü için 5 aday açıklandı bugün.

Gana'dan Asamoah Gyan ve Andre 'Dede' Ayew
Kamerun'dan Samuel Eto'o
Fil Dişi Sahilleri'nden Didier Drogba ve Yaya Toure bu listede yer alma hakkına sahip olmuş isimler.

Bu ödülü son yıllarda;
2000 - Patrick Mboma (Parma & Kamerun)
2001 - Sammy Kuffour (Bayern Münih & Gana)
2002 - El Hadji Diouf (Liverpool & Gana)
2003 - Jay Jay Okocha (Bolton & Nijerya)
2004 - Jay Jay Okocha (Bolton & Nijerya)
2005 - Mohamed Barakat (Al Ahly & Mısır)
2006 - Michael Essien (Chelsea & Gana)
2007 - Emmanuel Adebayor (Arsenal & Togo)
2008 - Mohamed Aboutrika (Al Ahly & Mısır)
2009 - Didier Drogba (Chelsea & Fil Dişi Sahilleri) kazanmıştır.

Bu senenin oylamasına buradan katılabilirsiniz. Sonuçlar 15 Aralık'da açıklanacaktır. Yani oylama 1 ay sürecek bu nedenle elinizi çabuk tutmanızı tavsiye ederim.

EDIT: 2010 BBC African Footballer of the Year kazananı Kamerun'dan Samuel Eto'o oldu.

Galatasaray Türküsü


Beni Sami Yen'de arama anne
Gişede adımı sorma
Sahaya ruhsuzlar düşmüş
Üzülme anne
Ağlama

Kaç zamandır yüzüm asık
Gözlerim umut bekledim
Uzarken ellerim
Kulağım radyoda
Gol atmayı özledim anne
Galip gelmek isterken delice

....

eric gerets'i düşün anne
bülent korkmaz'ı
skibbe'yi
frank rijkaard'ı düşün anne
hala kanaması nedendir alnının
utangaçlığı bile vuramadan yüzüne galibiyetin
onsekizinde deplasmana yürüyen
taraftarları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir GALATASARAYLI havalansın...

11 Kasım 2010 Perşembe

Akıl Yaşta Değil Baştadır

Beşiktaş'ın lig başlamadan evvel Avrupa Ligi elemeleri ve ardından ligin başında fırtına gibi estikten sonra son günlerdeki düşüşünden sonra Başkan Yıldırım Demirören tarafından dile getirilen sakatlıklar konusu, sadece Beşiktaş'ın başındaki müsibet değil aslında. 11. Haftaya girilirken ligde 15 takımda toplamda 61 sakat oyuncu bulunuyordu. Bucaspor bu listede 10 sakatla ipi göğüslerken, Beşiktaş ve Galatasaray 8'er sakatla ikinci, Fenerbahçe ise 6 sakatla üçüncü sırada yer alıyordu. Tüm bunlara karşın, futbol klişelerinden genç takım yaratma olgusu karşısında sakat listesinin başındaki Bucaspor 26.3, ikincilerden Beşiktaş 28.2 Galatasaray 25.4, üçüncü Fenerbahçe ise 25.7 yaş ortalamasına sahip bir kadro yapısı oluşturmuş durumda.

STSL'imizde ki bu istatistiklere karşı, örnek alınabilecek en uygun takım sanırım AC Milan'dır. AC Milan 2010/2011 sezonuna 29.2 yaş ortalaması olan bir kadro ile başlamış ve bugünkü 3-1 Palermo galibiyeti ile 11 maçta 7 galibiyetle 23 puan toplayarak ligin zirvesinde yer almakta.

Kadrodaki oyuncular ve yaşları:
1-Marco Amelia(Genoa'dan kiralık) - 28
2- Flavio Roma - 36
3- Christian Abbiati - 33
4- Oguchi Onyewu - 28
5- Nesta - 34
6- Sokratis Papastathopoulos - 22
7- Massimo Oddo - 34
8- Gianluca Zambrotta - 33
9- Bruno Montelongo(River Plate'den kiralık) - 23
10- Daniele Bonera - 29
11- Thiago Silva - 26
12- Mario Yepes - 34
13- Luca Antonini - 28
14-Gennaro Ivan Gattuso - 32
15- Clearence Seedorf - 34
16- Rodney Strasser - 20
17- Mathieu Flamini - 26
18- Ignazio Abate - 24
19- Andrea Pirlo - 31
20- Massimo Ambrosini - 33
21- Kevin Prince Boateng - 23
22- Pato - 21
23- Filippo Inzaghi - 37
24- Zlatan İbrahimovic - 29
25- Robinho - 26
26- Ronaldinho - 30
27- Nmandi Oduamadi - 20

Ligdeki son maçlarında 24.45 yaş ortalamalı Palermo'ya karşı 31.27 yaş ortalamalı bir 11'le sahaya çıkıp ve ilk yarı sonunda 1-0'lık üstünlükle sahadan ayrıldılar. Maç sonunda tabela ise lehlerine 3-1'lik galibiyeti gösteriyordu.

Kadrodaki en yaşlı oyuncu 37 yaşıyla Filippo Inzaghi olurken, bu oyuncunun bu sezon ligde ve ŞL'deki oynadığı 7 maçta 4 gol atması 37 yaşındaki bir oyuncunun performansı için beklenmedik bir yükseliş aslında. Bunun arkasında yatan nedense AC Milan'ın sağlık ekibi ve onların ünlü performan artırıcı çözümleri.

AC Milan'ın sağlık ekibi Dünya'da eşine zor raslanır bir ekip ve yaptıkları ile tüm Dünya futbol kamuoyundan her daim takdir görüyorlar. Yaşı ilerleyen futbolcular için saha içinde performanlarını yukarıya çekecek kendilerine özgü taktikleri olduğu söylentiler arasında ancak bunu komuoyuyla paylaşmıyorlar. Performans artırıcı çözümler sonucunda performans testleri uyguladıkları oyuncuların performanslarında beklenen gelişme olmuyorsa, yeniden çözüm önerileri buluyorlar. Ta ki kendilerine düşen görevi tamamlayana kadar. Tabi iş sadece bu taktiklerle olmuyor. Taktikleri uygulayan oyuncunun istekliliğine ve uygulama kabiliyetiylede bu başarı perçinleniyor.

STSL'de 11. hafta itibari ile ilk 3 takımın yaş ortalamaları, Trabzonspor - 25.0, Bursaspor - 26.0, Kayserispor - 24.8 (en genç ikinci takım) iken Seria A gibi dünyada kendini kabul ettirmiş bir ligde 29.2 yaş ortalamasına sahip AC Milan'ın 11. hafta itibari ile lider konumda oluşu pekde şans olmasa gerek!

9 Kasım 2010 Salı

Uygun'un Mirasları

2010/2011 sezonunda STSL'de mücadele etmes şansını yakalayan Bucaspor sezon başında takımın başına Bülent Uygun'u getirerek ilk transferini gerçekleştirmişti. Aslında bu transferin geleceğinin olmadığını İzmir'li futbolseverler görüyorken yönetimin bu kararı almasının nedeni anlaşılamazken zaten kendisi kendince bir dille bizi haklı çıkarmanın bir yolunu buldu. İstifasının haftasına Es-Es'e imzayı attı. Tüm bunları blogda yorumlamıştık. Şimdiyse takımın başında Samet Hoca var ve Uygun'un bıraktığı mirası toparlamaya çalışıyor.

B.Uygun takımın başına geçtikten sonra 23 tane oyuncuyu takıma transfer etti. Bu oyuncuların bir kısmı eskiden çalıştığı takımlardaki oyuncuları, bir kısmı tecrübeleri ile Buca gibi takımlarda paralar kazanabilecek yaşta oyunculardı. Aralarında Manucho, Leko ve Dady gibi taktik yönden bilgili yabancılarıda katarak oluşturduğu yepyeni Bucaspor'la lige başlattı takımı. İlk maçlarda, BA1L görüntüsü çizen takıma bir türlü STSL havasını kazandıramadan takımdan ayrılan Uygun'dan sonra ise işler sarpa sarmaya başladı.

Samet Hoca'nın gelişi ile takımdaki disiplinsizlik ve yaşı ilerlemiş oyuncuları hükmetme zorluğu gibi problemler ayyuka çıktı. Samet Hoca kurt bir adam, hem takıma mesaj vermek hemde gerekli disiplin ve ruhu kazandırmak için önlemlerine başladı. Ekim ayının sonlarına doğru -ki bu gelişinden yaklaşık 22 gün sonrası oluyor- izinsiz İstanbul'a giden, primlerini alamadığı gerekçesi ile antremanlara çıkmayan ve tesisleri izin almadan terkeden Stjepan Tomas'ı verdiği raporla süresiz kadro dışı bıraktı. Ardından 1 Kasım'da yine benzer olaylar sonucu, kafasına göre takılan, antremanlara isteği doğrultusunda çıkan vs. Dady Samet Hoca'nın raporu doğrultusunda kadro dışı bırakıldı ve her ikisi de A2 takıma gönderildi. Son olarakda Malatyaspor ile yarın oynanacak kupa maçı öncesi resmi siteden yapılan açıklamada maçta yabancıların olmayacağı ve takıma A2 takımdan 5 takviye yapıldığı haberi yer aldı.

Yaşanan bu gelişmelerle, son haftalarda Kasımpaşa yöneticisi tarafından ayyuka çıkarılan oyuncu-menacer, antrenör-menacer olayı doğrultusunda Bülent Uygun'un PFDK'ya sevk edilmesi bir arada düşünülünce Uygun'un yaptığı bu transferlere şüpheli gözlerle baktırıyor. Hemde bu bakış, yaşanan gelişmelere nazaran en masum şüphe oluyor.

Teşekkürler Bülent Uygun, bıraktığın harika mirasla İzmir futbolunda çığır açmaya devam ediyorsun.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bu Yaka Başka Yaka

BA1L'de 11. hafta geçilirken Alsancak Stadı'nda Samsunspor'u konuk eden Karşıyaka 3-2'lik bir galibiyetle evinde bu sezonun ilk galibiyetini elde etti. Bu maça girilirken oynadığı 9 karşılaşmadan sadece 6. haftadaki Kartalspor deplasmanında 3 puan alabilen Karşıyaka ligde evinde aldığı 5 beraberliklede ligin iç sahada en çok beraberlik alan takımı konumunda.

Erdoğan Arıca'nın görevine son vererek Büyücü Kemal(Kemal Kılıç)'ı teknik patronluğa getirdikten sonra çıkış yakalamak isteyen ekip, gerekli patlamayı bir türlü gerçekleştirememişti. Lige de uzun yıllardır bu kadar kötü bir başlangıç yapmayan Karşıyaka'da T.Linyit deplasmanında alınan 2-0'lık mağlubiyet sonrası taraftarların sesi yükselmeye başlamıştı. Bu açıdan Samsun karşısında alınan 3 puan ve oynanan istekli oyun suları bir süreliğine daha durduracaktır. Fakat gelecek içinse bu kadar iyimser konuşmak malesefki pek mümkün değil.

Ligin başında transfer dönemini pek iyi geçirmediğini söyleyebileceğimiz ekipte özellikle kaleci mevkindeki sıkıntı her maçta göze çarpıyor. Temmuz ayında Altay'dan gelen kaleci Soner kalede güven vermiyor. Samsun maçında kaleye gelen zayıf toplarda dahi bir çok defa iki hamlede topa sahip oluşu bile aslında gerek oyuncunun kendisine gereksede taraftarın bu oyuncuya olan güvensizliğini ve ileride yaşanacak nice sorunların kaynağı görünümünde. Soner takımın en zayıf halkası görünümünde olsada, yine Altay'dan kadroya katılan 1987 doğumlu Tiago takımını yetenekleri kapasitesinde sırtlamaya devam ediyor. Saha içindeki hırslı ve azimli oyunu, pas hatasında yaptığında bile topu kapmak için tüm gücüyle koşması gerek Samsun maçında gereksede şuana kadar gösterdiği mücadelede takdir gören yanlarıydı. Tiago bu takımın bel kemiği olmuş durumda. Ligin ilerleyen haftalarında kazanılacak puan yada puanlarda maksimum katkısı olacaktır.

Şimdiyse çok zor bir dönemekte Karşıyaka. Önünde Diyarbakır ve Giresunspor deplasmanları var. Bu iki takımın bugünkü 1-1 biten mücadelesi için twitter'da BA1L'de STSL tadında mücadele diye bir tweet atmıştım. Sanırım bu olayın zorluğunu anlatan bir cümle. Bu maçlardan alınacak puanlar Karşıyaka'nın ligdeki kaderini belirleyen en önemli puanlar olacağıysa kesin.

5 Kasım 2010 Cuma

Şımarıklık + Füze // Porto:1-1:BJK

Avrupa maçlarında bir evinde bir deplasmanda üstüste aynı takımla oynamak yaramıyor bazen takımlarımıza. Bursa böyle bir Man. UTD. geçirdi son dönemde, BJK'de ilk yarı itibariyle bir Porto. Fakat bu gecenin özeti Bobo'nun o inanaılmaz şutu, Nihat'ın la Liga esintili golü ve Ersan Adem Gülüm olmuştur.

İlk yarı sıkıntılıydı geçti temsilcimiz adına, özellikle orta saha da yoklukları oynuyordu Beşiktaş. Bobo sol çizgiden top alıp içeriye giriyor, Tabata forvet arkası mevkisine oynamaya çalışıyor-sahi bugün İlker Yasin'in Tabata dediğini duydunuz mu maç anlatımında?-, Nihat'sa uzun süredir oynadığı sağ iç forvet mevkisinde topla buluşamıyor, aldığı toplarıda ya çalımda kaybediyor yada pas hatası yapıyor. Savunmada ise işler iyi olmasa bile, sırıtmıyor herhangi bir parça. Toroman'ın maça mçıkarkenki yüz ifadesinden bu gece bir tersliğe yol açacağını farkediyoruz ama dilimiz varmıyor söylemeye; Aurelio bildiğimiz Memo, ayakları sağlam basıyor yere; Ersan'sa biraz bocalıyor ilk yarı, tabi heyecanlıda Porto'ya karşı oynamaktan ama ayakları en sağlam basan oyuncu olamktanda geri kalmıyor. Porto cephesinde işler tıkırında. İleride çoğalamayan, pas yapamayan BJK'yi savunmada zorlanmıyor birde Hulk canavarına topu iletip tehlike yaratıyorlar. Buna rağmen gol bulamadılar aslında. Penaltı pozisyonuna pek bir yorum yapmak istemiyorum. Hakan'ın bu tür hata(!)larına alıştık artık. Rüştü'de buna benzer şeyleri yapardı. Abisinden öğreniyor herhalde deyip geçiyorum.

İkinci yarıda ise Tabata'nın çıkışı biraz daha rahatlattı gibi takımı. 10 kişi oynamaktan daha bir 11 kişiye oynamaya döndüler. İ.Üzülmez'İn tecrübesi ile 10 kişi kalan Porto Hulk ile yakaladığı pozisyonu şımarıkca harcayınca baskıyı artırdı o dakikadan sonra BJK. Fatih Akyel misali, sağdan bindirmelerle öne çıkan Hilbert, orta yapma konusunda biraz daha becerikli olsaydı o bir kaç ataktan 2 gol çıkarabilirdi takım. Fakat sonra sahada bir an Hami Mandıralı'yı gördük. Böyle anlık bir görüntüydü, sağ çaprazdan topa vurup kaçtı sanki. Evet Nihat'ın füzesinden bahsediyorum. La Liga esintili olsada bizin Hami'yle alışık olduğumuz o füze. Gerçektende harika bir goldü. Dilerim Nihat devam eder artık, çünkü performansı fazlaca inişli-çıkışlı olmaya başladı. Füze füzeydi ama, Bobo'da birşeylerin sinyalini vermeye çalışıyorda yakın dakikalarda, hızlı bir atakta soldan aldığı topu, sağdan hızla kaçan Holosko'ya vermek yerine kaleye göndererek. Zaten bu mesajdan sonra yapcağını yapıyor, yüksek gelen topu orta saha çizgisinin oralardan yumuşatıp, harika saklayıp, müthiş bir şut çıkarıyor ama adi üst direk, gol diye havaya zıplayanları havadaki maksimum yükseklikte yakalıyor. Balkondan atlamaya koşanları kapıdan döndürüyor adeta. Gerçektende son yıllarda izlediğimiz enfes hareketlerin başında geliyor Bobo'nun "o" şutu.

Dedik ya Toroman'ın surati bir meymenetsizdi diye, sonra o meymenetsizliğin sonucunu görüyoruz hep beraber. İlk yarıda nedensiz kaymalarından birinde gördüğü sarı kartı, devre arasında uyarılmadığından ikinci yarıdada devam ederken, Guti'nin avantaja bıraklıan faulünden gaza gelen Toroman basıyor Portoluya. 10 kişi kalıp, pres yiyen Porto rahatlıyor. Maça tekrar ortak ediyor Toroman onları. Fakat bir Ersan var ki sahada! Ne desem ona, ne yazsam, ne methiyeler düzsem bilemiyorum.

Orta sahadan BJK defasının arkasına doğru atılan topta, topu kontrol edip, Hakan'ın üzerinden kaleye gönderen Porto'lu gol sevincini yaşarken, sahneye aynen çocukluğumuzda deli divane izlediğimiz Tsubasa çizgi filminde ki Makabayashi(böyle mi yazılıyor bilmiyorum) misali çıkacak Ersan'ı hesap edemedi. O kadar net çıkıyor ki top çizgiyi geçmeden, onlarca yıl konuşulan Ahmet Çakar'ın vermediği iptal ettiği gol sonrası çıkan teknolojik aletlere gerek olmadan, TV'den çıplak gözle görüyoruz netliği. Tebrikler Ersam Adem Gönlüm.

Defansıf açıdan, kişiye özgü olmadan Beşiktaş'ın genel sorunu, uzun topları arkaya fazlası ile kaçırıyorlar. Buna hem yapmaya çalıştıkları ofsayt taktiği hemde öndeki savunma kurgusu neden olabiliyor ama, içerdeki Porto maçının sonucunu etkileyen en önemli sorundu bu. Bu gecede ayyuka çıktı aslında, Falcao ile Porto pozisyonlar buldu ve birinde penaltı kazandı. Genel açıda Beşiktaş'ın bu kurgu üzerine daha fazla çalışması gerekiyor.

Fakat sonuçta İnönü'de yenilen Beşiktaş'da, Portekiz'de berabere kalan Beşiktaş'da (ikinci yarı itibari ile) zevk veren bir futbol oynadı rakibine karşı. 10 puanlı Porto ile, 7 puanlı Beşiktaş arasında ise sadece bir galibiyetlik bir fark var. Artık kalan maçları kazanıp, puan kayıpları ile birinciliği kovalamak lazım. Sonuçta pek anlamasamda Avrupa Ligi'nin konsepti ile her galibiyet yada beraberlik her neyse işte ülke puanı demek, tur geçmede keza öyle.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Phil Neville twitter da trend oldu!


Twitter kullananların dikkatini çekmiştir. Bugünün "trending topic"leri arasında Phil Neville ismi yer alıyordu. Oysa bunun için bir neden yoktu.Ama bunun nedeni de ortaya çıktı. The UK Sports Network'un haberine göre Phil Neville'in trend olmasının nedeni Bale in İnter karşısında gösterdiği performans. Sezon öncesi dünyanın en iyi sol beki apoleti taşıyan,Real Madrid'e gidip gitmeyeceği konuşulan Maicon'a zor anlar yaşatan Bale,geçtiğimiz hafta oynanan Everton maında Phil Neville karşısında iyi bir performans sergileyememiş ve sönük kalmış.Bu durumda İngiliz espritiüelliğiyle birleşince ortaya bu durum çıkmış. İşte o twitlerin bazıları;

Gareth Bale Maicon'u geçmek için koşmuyordu, hala Phil Neville'den kaçıyordu.

Karanlıkta aynaya bakıp 3 kere Phil Neville derseniz, o bir anda belirir ve atağınız son bulur.

1 Kasım 2010 Pazartesi

THY-Manchester United

video

25 Ekim 2010 Pazartesi

Beraberliğe Sevinenler...

Videoyu bu adresten izleyebilirsiniz

Beraberliğe Sevinenler

not: video küçük geldi..ayarını da yapamadım ama verilmek istenen mesaj kayboldu. idare ediverin..

24 Ekim 2010 Pazar

Haliyet-i Ruhiye


Edinebildiğimiz bilgilere göre Rijkaard hala İstanbul'da. Muhtemelen bu geceki maçı da izlemiştir. Merak ediyorum. Acaba ne düşündü? Servet'i sahada gördüğünde, bugünkü oyunu gördüğünde ne düşündü? Taktiği, dizilişi gördüğünde ne hissetti. Merak ediyorum, acaba, 2. Terim dönemi,2. Hagi dönemi hatta 2. Feldkamp dönemi gibi 2.Rjkaard dönemi de olacak mı? Acaba yarın çıkıp Servet'i kadro dışı bırakacaklar mı? Acaba Adnan Sezgin'i kovacaklar mı? Acaba taraftarın bugün alınan FB beraberliğinden sonra Taksim meydanında çılgınlar gibi sevinmesine sebep olanlar kimler? Bu psikolojide olmamızın bedeli ödenecek mi? Merak ediyorum.... Haftaya Ali Sami Yen'de oynanacak maçta taraftar nasıl bir tepki verecek? Tepki verecek mi acaba? yoksa FB beraberliği her şeyi unutturacak mı? Merak ediyorum mesela Hagi'nin imza törenini neden Sportif Direktör olan, görüşmeleri yaptığı söylenen Adnan Sezgin değil de Cemal Nalga skandalından sonra istifa eden Yiğit Şardan yaptı? ..Yiğit Şardan'ın Tugay bir de bir yardımcı vardı Rumen miydi, kimdi, Hagi'nin daha önce çalıştığı biri demesi GS lileri utandırdı mı merak ediyorum. Rijkaard'ı gönderip kaosun ortasında takımın başına gelen t. direktör'ün yardımcılarını bilmeme lüksüne taraftar sessiz mi kalacak? Merak ediyorum...Bu yönetim cezasız kalacak mı? Merak ediyorum...

22 Ekim 2010 Cuma

Son Rijkaard ve Galatasaray Etiketi

20 Ekim 2010 tarihi özeldir artık benim hayatım için. Ne bileyim bundan sonraki 20 Ekimleri her yıl özel kılabilirim filan. Her 20 Ekimde, gecenin karalığını delen bir mum eşliğinde oturur, saatlerce Rijkaard fotoğraflarına filan bakarım mesela. 2020'lerde ki bir 20 Ekim'de olası çocuğuma,"bak oğlum/kızım bu Frank Rijkaard. Galatasaray'ı çalıştıran efsane teknik direktör" derim. Çünkü o bir efsanedir...

Biz blog yazarlarının birkaç babası vardır. Bunlardan biri Ali Ece. Total Futbol blogu sahibi, Total Futbol programlarının babası. Adam Cruijff'cu, Best'ci, Cantona'cı Clough'cu vs. Hayatını bu ülkedeki futbolseverlere Total Futbol'u anlatmaya adamış bir adam. Ne alaka mı Rijkaard'la? Ali Ece nasıl bizim babamız ve Total Futbol Türkiye'nin başıysa, Rijkaard'dan Cruijff'lardan bize kalmış son Total Futbol efsanesidir.

Galatasaray'daki sorunun yönetim kanadında olduğunu gerek Marat, gereksede ben defalarca dile getirdik. Dünya üzerinde en başarılı takım Barcelona'nın oynadığı oyunun mirasçıcı Rijkaard'ı başarısız kılarak kulüpten göndermek zaten bu sorunun nerde olduğunu gösteren en bariz örnektir.

Birçok cümle boğazımda düğümleniyor. Resmi siteden Rijkaard'la yolların ayrıldığını yazan yazıyı her okuyuşumda gözlerim doluyor. Ah be Kıvırcık, seni nasıl kaybederiz? Senden nasıl vazgeçeriz? Yediremiyorum kendime. Sırf kızgınlığım geçsin diye 2 gün bekledim yazmak için ama olmuyor, dindiremiyorum içimdeki yangını.

Uzun bir süre GS yazmama kararı aldım. Bunuda siz değerli okuyucularıma belirtmek isterim. Bu yazı hem Galatasaray'lı Rijkaard için hemde Galatasaray için bir süreliğine son etikettir.

Güle Güle Kıvırcığım.... Biz seni asla unutmayacağız, sende bizi unutma....

Taraftarlar Kendi Takımını Yönetmesi Gerekir mi?

Dundee FC takımının son çare olarak kendi taraftarlarınca satın alınma haberleri ile İngiltere futbolunda taraftarlar kendi kulüplerine sahip olabilirler mi?

Kendi kulüplerini satın alan taraftar profili İngiltere'de son 10 yılda trend haline geldi. Ebbsfleet United, AFC Wimbledon, FC United of Manchester ve futbol piramidinde yükselen Lig 1 Execer City kendilerinin en sadık destekçileri tarafından sahiplenildi.

Dizginleri ele alan taraftarlar için arka plan değişir. FC United, ünlü Manchester United'in Glazerleri tarafından devralınmasından doğan tepki ile ünlü oldu, şu anda bir kaç milyon pound değeri olan Ebbsfleet, MyFootballClub web sitesininken, Execer Şehri Taraftar güveni onları 2003 yılınd kia kulüp konferans ligine düşüşten sonra kurtardı.

Exeter'in hikayesi, taraftarlara kendi kulüplerini çalıştırmak için bir plan öneriyor. Kulübü hayatta tutabilmek için verilen savaştan sonra(Manchester United karşısında alınan iki beraberlikle FA Cup'ın yardımı ile) hem saha içi hemde saha dışındaki zekice yönetim ile 2008 yılında tekrar Futbol Lig'ine döndüler ve ilk keresinde Lig 1'e yükselerek pormosyon kazanç elde ettiler. Ama her kulüp Exeter'in başarısını elde edemeyebilir.

2008 yılında MyFootballClub Ebbsfleet'i satın aldığında, 27 bin üye kulübü devralmak için 35£ koyarak, personel, transferler ve kadro seçimi için oy kullandı. Bir yıl içinde üye sayıları önce 9.000'e azaldı, bugünlerde ise 3.500 civarında. Klüp 15.000 ihtiyaç bildirdi.

Bu futbolun tüm romantikliğini taşıyorken, bir çoğu zaman kulübün ilgilendiği en önemli nokta, taraftarın sahipliğinin tecrübe ve nasıl yönetildiğinin bilinmesi gerekliliğidir. Sadece tutku başarı için yeterli değil.

Ancak, sıfırdan kurulan ve geleceğe teşvik için açık olan yeterince kulüp var. Ve bir çok Premier Lig kulübünün aksine onlar şaşırtıcı bir yatırım yapmadan, organik bir kulüp büyüme veya daha az borç batağına batmak için geliştirilen bir model var.

Bir taraftara ait yan ödemesiz Premier Lig görme yolundayken, bir taraftarın futbol müessesini ayakta tutaral e le geçirisini görmek sadece olaya iyimser bakmak olacaktır.

Kaynak: Football Marketing

20 Ekim 2010 Çarşamba

The Damned Saray



Günümüzün Brian Clough hikayesi oldu Rijkaard. Futbolcular yedi. Vizyonsuz yöneticilerin kurbanı oldu. Güle güle git futbol filozofu!

Kombineni Geri Ver!!

Bu yönetime verilecek en büyük ders budur. Daha önce Taraftar Dediğin diye bir yazı yazmıştım.Orada Bilgin Gökberk'in bazı sözlerine atıfta bulunmuştum. Taraftarlık aslında rahat bir şey çünkü yönetimin ne yaptığı sizi ilgilendirmez!! Sonuç olarak ben Galatasaraylım. Başarı ya da başarısızlık takıma olan sevgimi değiştirmez. Ama yönetici denilenlerin yaptıklarına kefil olmam da gerekmez. O adamları ben seçmedim ki!! Onların vizyonsuzluğu,cahilliği,başarısızlığı Galatasaray'ı bağlamaz ki!! Tıpkı tam tersinde de oldupu gibi. Galatasaray Asla yok olmaz ki!!

Sizlere Değil Renklere,Armaya Aşığız


İşte o nedenle takımının formasını, bardağını, atkısını, KOMBİNESİNİ almasan da sen Galataraylısın. Senin stada gidip futbolculara 'güven vermen' kadar,onların da formaya saygısı önemli değil mi? Neden hep futbolcular şımartılmak ister ki! Aldığı milyonlar yetmez mi? Bu sefer onlar yapsın..Onlar izlenecek bir futbol için çabalasınlar da biz de gidip izleyelim. Ama bu şartlarda yok! İzlemeye değer bir şey yok! Mademki Endüstriyel futbolun en önemli ögesi 'müşteri görünümlü' taraftar, o zaman Tüketici Hakkı diye bir şey var!! İşte bu yüzden,bugün 5 kişinin yaptığı gibi, KOMBİNENİ GERİ VER!! Kim gelirse gelsin!

17 Ekim 2010 Pazar

Adnan Sezgin



Futbol'un Şifreleri kitabından:

"..A.T Kearnet yönetim danışmalığının spor danışmanlığının spor bölümü başkanı olarak,klubü her daim müşterilerine örnek olarak gösteriyor.Hembert,Paris'teki bir kafede,"Başarılı bir klubün en büyük sırrı istikrardır," diye açıkladı,"Lyon'da istikrar antrenörle değil;sportif direktör Lacombe ile ilgidir."

Yazıda bahsi geçen klüp Lyon. Kitabı okuyan Lyon'un dünya futbolunda nasıl bir
"istisna" olduğunu görür. Ki ben de aslında kitabı tamamen okuyup öyle yorunlayacaktım. Ama gün bugünmüş.

Rijkaard gidebilir. Kimyası tutmayabilir. Ama önemli olan Rijkaard ın gitmesi değildir. Çünkü Rijkaard gitse de gelecek olana yapılacak muamele bellidir. Dolayısıyla önce "yönetim zihniyeti" değişmelidir. Bunun gereği de bellidir.

Ben ve benim gibi düşündüğüne inandığım taraftarlar bugünü kurtarmak adına Rijkaard ın gitmesini çözüm olarak görmüyordur. Elbetteki ben de güzel futbol izlemek istiyorum. Ve bu akşam Ankaragücü maçında bunun zerresi yoktu. Ve dost sohbetinde Beşiktaş'ın yenilmesine rağmen keyif vermesi üzerine konuştuk. Beşiktaşlı arkadaşım mağlubiyete rağmen mutluydu. Bence de haklıydı. Eğer mevzu "takım" ile ilgiliyse ben Galatasaraylı olarak yıllarca Türkiye'deki tüm takım taraftarlarından çok daha iyi futbol izledim. Ama eğer konu futbolsa ki benim için bu öncelikli.Sonuç olarak "günübirlikçi" olmayıp, bir kültür oluşturmak adına doğru adımların atılmasını bekliyor ve istiyorum.

Galatasaray'a dönersek, bazı şeyleri de ilk defa söylemiyorum:

O bir teknik direktör öğütücüsü

GS nin ilacı

9 Ekim 2010 Cumartesi

Almanya vs. Türkiye Anket Sonucu

Almanya Türkiye maçının sonucu için okuyucularımızn görüşlerini almak amacıyla oluşturduğumuz anketin sonuna gelmiş bulunmaktayız. Anketimiz 9 kişinin katılımıyla sonuçlanmış, fakat bu 9 kişinin verdiği oyların dağılımı ve gerçek maç sonucu karşılaştırınca ortaya vahim bir tablo çıkıyor.

Almanya galibiyetine ihtimal vermeyen anketörlerimiz için bu ihtimal uzak durmuş maç öncesi. Demekki hem takıma,yani oyunculara, hemde teknik kadroya,yani Hiddink ve Oğuz'a, güven yüksekti. Aslında bu, alınan 3-0'lık mağlubiyet sonrası daha büyük bir yıkım yaşadığımızın bir kanıtı adeta. Yahut ortada dönen komplo teorilerinin nedeni.

Umarım tüm yaralarımızı Azerbaycan maçı ile saracağız. Evet tahmin ettiğiniz üzere sıradaki anket Azerbaycan maçı için. Bileğinize kuvvet.

Milli Takım Almanya Günlüğü

Aslında maça başlamadan sonuç 3-0 Almanya lehine olacak denilseydi dahi, kafamızda oluşacak milli takım oyunu, bugün sahada gördüğümüz gibi asla olamazdı. 4-1-4-1 düzeniyle oynayan milli takımın bu sistemi için pek fazla yorum yapamam belki ama, sistem buysa seçilen oyuncuların neden seçildiği konusunda ciddi soru işaretleri ile eleştiririm.

Kadromuz: kalede Volkan Demirel, geri dörtlüde Gökhan Gönül, Ömer Erdoğan, Servet Çetin, Sabri Sarıoğlu, önlerinde libero mevkili Mehmet Aurelio, Sağ açık Özer Hurmacı, Sol açık Hamit Altıntop, ortada defansa da yardım edecek Emre Belözoğlu, ileri uçta ise Halil Altıntop. Unutmayalım ki sistem 4-1-4-1. Yani genelde bu sistemi tercih etmeyen bir takım, bu sistemde oynuyorsa "ortada taktiksel anlamda önemli bir husus vardır" derim ben. Sanırsam bu hususda şu, daha önce Rusya'nın başındayken Hiddink oynadığı iki Almanya maçınıda kaybetti ve top kontrolünü Almanya'ya vererek kaybetti. Yani defans yapmayı tercih etti. Bu sefer elinde daha hücümcu Türkiye varken, topun kontrolünü kendi takımında tutmayı tercih edip, rakibi oynatmamayı tercih etti.

Maç başlamadan hemen önce, takımlar seramonideyken, milli takımımızın maça hızlı başlayıp, pres yapıp, yırtıcı oynayıp ilk 10-15 dakikada bir gol bulmasını beklediğimden bahsediyorken maç başladı. Maç başladı ve uzun yıllardır izlemediğimiz bir milli takım izlemeye başladık, takım ne savunma yapabiliyordu, ne hucüm yapabiliyordu ne de ayağında top tutabiliyordu. İlk yarı boyunca izlediğimiz maç, tamamiyle Almanların istediği oyundu ve biz buna el pençe divan bir şekilde göz yumuyor, hiç birşey yapamıyorduk. Birde sanki herşey yolunda illa bir sakatlık çıkacakmışcasına Aurelio sakatlanınca, ısrarla beklediğimiz, umut bağladığımız herşeye de büyük bir balta iniyordu.

İkinci yarının başlaması ile, inen bu baltanın ne kadar doğru olduğu gözlerden kaçmadı. 90 dakika boyunca sadece 15-20 dakikalık bir süreçte istediklerimizi yapabildik. 50 ila 65-70. dakikalar arası, ileriye dönük ve mücadeleci oynadık, haliyle böyle oynayınca da pozisyonlara girebildik. 53. dakika mutlak suretle maçın kırılma dakikasıydı. Ömerin ileriye şişirdiği topta kaleci ile karşı karşıya kalan Halil Altıntop kardeşimiz gol vuruşunu gerçekleştiremedi. Zaten Mesut'un attığı ikinci golden sonra tamamen dağıldık ve skoru ilan edense ilk golün sahibi Klose oldu. Solda oynamanın ilk deneyinimini geçtiğimiz Şampiyonlar Ligi maçında ilk defa tadan Hamit, etkisiz Özer, özelliklede Halil tercihi gerçektende skandal niteliğinde olabilir. Yada bu gece izlediğimiz herşey, Arda Turan'ın menaceri tarafından düzenlenen "Milli Takım Arda'ya muhtaç!!" düşüncesi adına yapılmış bir komplo da olabilir. Öyle ya bu tarz Ali Cengiz oyunlarını pek bir sever kendisi.

Şimdi bu Altıntop kardeşlerin Türk Milli takımını seçmesine, tarihlere filan bakıyordumda, ben bu adamlara bir türlü ısınamadım. Özellikle de Halil'e. Yani şunu anlamakta sıkıntı çekiyorum ben. Çocukluktan beri Forvet takıntısı olan bir ülkenin Milli Takımında, bu kadar beceriksiz, oyun disiplini kopuk olan ve K'lautern'deki günlerin mirasını yiyen bir adamın oynaması bana göre o millete haksızlıktır. Sırf gurbetçi, Alman ekolünün altyapısı ile pişmiş mantığı ile 2003&2006 yıllarında K'lautern'de ki attığı 91 gol yüzü suyu hürmetine 2010 yılında grup birinciliği için önemli olan bu maçta Halil'in ilk 11'de çıkması kandırmacadır, düzenbazlıktır. Hamit cephesindeki görüşlerimse açıkcası Van Gaal sonrası çok değişti. Hamit, oyununu gerçekten değiştirdi. Sistemler, taktikler, oyun düzenleri, tüm bunları biliyordu belki ama saha duruşu nedir bilmiyordu. Yetenekli olmasına rağmen, yeteneğini nasıl kullanacağı bilmiyordu. Van Gaal Baba sağolsun hepsini öğretti ona. Ona bakışım Van Gaal sonrası daha olumlu.

Mesut Özil 21 yaşında. Hatta benden aylar bazında küçük. Şuanda olduğu konumsa gerçekten o yaştaki bir oyuncu için inanılmaz. Dünya'nın en iyi........ diye giden listede adı yer alıyor. Herşeyi bıraktım ve sadece empati yapıyorum. Ben Mesut olsam ne yapardım, ne ederdim, nasıl davranır, ne söylerdim diye düşünüyorum. Sonra açıp bakıyorum Mesut neler yapmış, nasıl davranmış, neler söylemiş diye. İnanın bana Türk oğlu Türk ben, Mesut gibi davranamayacağım kanatine varıyorum. Bence yaşınız ne olursa olsun, sizde bunu yapmayı deneyin. O zaman sizde benim gibi bu gecenin Mesut adına keyfini yaşayanlardan olacaksınız.